ÜMİTVAR OLUNUZ. ŞU ALEM İNKILABATI İÇİNDE EN YÜKSEK GÜR SADA İSLAMIN SADASI OLACAKTIR

Rİsale-i Nur ile tanışmak, hayatın gerçekleriyle ve imanın güzelliğiyle tanışmaktır. Risale-i Nurlarla tanışmanız ümidiyle; SASONNUR SİTESİNE HOŞGELDİNİZ

Salı, Kasım 02, 2004

Nur'dan vecizeler

İman, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tebliğ ettiği zaruriyat-ı diniyeyi tafsilen ve zaruriyatın gayrısını icmalen tasdik etmekten hasıl olan bir nurdur. (İşarat-ül İ’caz sh:41)

Din bir imtihandır. Teklif-i İlâhî bir tecrübedir. Tâ, ervâh-ı âliye ile ervâh-ı sâfile, müsabaka meydanında birbirinden ayrılsın. (Sözler sh: 266)

Tevhid dahi iki çeşittir.Biri tevhid-i âmî ve zahirîdir ki, “Cenâb-ı Hak birdir; şeriki, naziri yoktur. Bu kâinat onundur.”İkincisi tevhid-i hakikîdir ki, herşey üstünde sikke-i kudretini ve hâtem-i rububiyetini ve nakş-ı kalemini görmekle, doğrudan doğruya herşeyden O’nun nuruna karşı bir pencere açıp, O’nun birliğine ve herşey O’nun dest-i kudretinden çıktığına ve ulûhiyetinde ve rububiyetinde ve mülkünde hiçbir vecihle hiçbir şeriki ve muini olmadığına, şuhuda yakın bir
yakinle tasdik edip iman getirmektir ve bir nevi huzur-u daimî elde etmektir. (Sözler sh: 293)

İnsan, nur-u iman ile âlâ-yı illiyyîne çıkar, Cennete lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfel-i sâfilîne düşer, Cehenneme ehil olacak bir vaziyete girer. (Sözler sh: 311)

İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve, imanın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyikatından kurtulabilir. (Sözler sh: 314)

İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder. (Sözler sh: 315)

İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi, iman ve duadır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder. (Sözler sh: 315)

Madem Allah var ve ilmi ihâta eder. Elbette adem, idam, hiçlik, mahv, fena, hakikat noktasında, ehl-i imanın dünyasında yoktur. Ve kâfirlerin dünyaları ademle, firakla, hiçlikle, fânilikle doludur. İşte bu hakikati, umumun lisanında gezen bu gelen darb-ı mesel ders verip, der:Kimin için Allah var, ona herşey var. Ve kimin için yoksa, herşey ona yoktur, hiçtir. (Sözler sh: 462)

Hakîm-i Ezelî, inâyet-i sermediye ve hikmet-i ezeliyenin iktizasıyla, şu dünyayı, tecrübeye mahal ve imtihana meydan ve Esmâ-i Hüsnâsına âyine ve kalem-i kader ve kudretine sahife olmak için yaratmış. (Sözler sh: 532)

İlimlerin esası, ilimlerin şâhı ve padişahı, imân ilmidir. (Sözler sh: 749)

Taklidî bir imân, hususan bu zamandaki dalâlet, sapkınlık fırtınaları karşısında çabuk söner. Tahkikî imân ise sarsılmaz, sönmez bir kuvvettir. Tahkikî imânı elde eden bir kimsenin, imân ve İslâmiyeti dehşetli dinsizlik kasırgalarına da mâruz kalsa, o kasırgalar bu imân kuvveti karşısında tesirsiz kalmaya mahkûmdur. Tahkikî imânı kazanan bir kimseyi, en dinsiz filozoflar dahi bir vesvese veya şüpheye düşürtemez. (Sözler sh: 749)

Dünyada görülen bilhassa nebatî ve hayvanî hayatlarda müşahede edilen ademler, idamlar, tebeddül ve teceddüd-ü emsalden ibarettir. İmanlı olan kimselere göre zeval ve firakın acısı değil, yerlerine gelen emsalleriyle visalin lezzeti hasıl oluyor. Öyleyse, imana gel ki, elemden emin olasın. Kadere teslim ol ki, selâmette kalasın. (Mesnevî-i Nuriye sh: 112)

Semâvat ve Arzın haricine kaçıp kurtulamayan insan, Hâlık-ı Külli Şeyin rububiyetine muhabbetle rızâdâde olmalıdır. (Mesnevî-i Nuriye sh: 122)

Allah’ın hesabına kâinata bakan adam her ne müşahede ederse ilimdir. Eğer gafletle esbab hesabına bakarsa, ilim zannettiği şey de cehil olur. (Mesnevî-i Nuriye sh: 199)

İman ve tevhidle bakan, âlemi nurlu görür ve illâ âlemi zulümat içerisinde görecektir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 199)

Yazdığım hakaik-i imaniyeyi doğrudan doğruya nefsime hitap etmişim. Herkesi davet etmiyorum. Belki ruhları muhtaç ve kalbleri yaralı olanlar, o edviye-i Kur’âniyeyi arayıp buluyorlar. (Mektubat sh: 70)

Sırr-ı imtihan ve hikmet-i teklif iktiza eder ki, akla kapı açılsın ve aklın ihtiyarı elinden alınmasın. Eğer gayet bedihî bir surette olsa, o vakit aklın ihtiyarı kalmaz, Ebu Cehil de Ebu Bekir gibi tasdik eder, imtihan ve teklifin faydası kalmaz, kömürle elmas bir seviyede kalırdı. (Mektubat sh: 93)

İmam-ı Rabbânî ve Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed-i Farukî (r.a.) demiş: “Hakaik-i imaniyeden birtek meselenin inkişafı ve vuzuhu, benim indimde binler ezvak ve kerâmâta müreccahtır. Hem bütün tarikatlerin gayesi ve neticesi, hakaik-i imaniyenin inkişafı ve vuzuhudur.”Madem şöyle bir tarikat kahramanı böyle hükmediyor. Elbette, hakaik-i imaniyeyi kemâl-i vuzuhla beyan eden ve esrar-ı Kur’âniyeden tereşşuh eden Sözler, velâyetten matlup olan neticeleri verebilirler. (Mektubat sh: 355)

Kur’ân’dan gelen o Sözler ve o nurlar, yalnız aklî mesâil-i ilmiye değil, belki kalbî, ruhî, hâlî mesâil-i imaniyedir. Ve pek yüksek ve kıymettar maarif-i İlâhiye hükmündedirler. (Mektubat sh: 356)

Allah’ı tanımayanın dünya dolusu bela başında vardır. Allah’ı tanıyanın dünyası nurla ve manevî sürurla doludur. (Lem’alar sh: 210)

Herkesin, iman mukabilinde, bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlarla müzeyyen ve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvâsı başına açılmış. Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. (Şualar sh: 203)

Hem herbir şehir kendi ahalisine geniş bir hanedir. Eğer iman-ı âhiret o büyük aile efradında hükmetmezse, güzel ahlâkın esasları olan ihlâs, samimiyet, fazilet, hamiyet, fedakârlık, rıza-yı İlâhî, sevab-ı uhrevî yerine garaz, menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık, tasannu, riya, rüşvet, aldatmak gibi haller meydan alır. Zâhirî âsâyiş ve insaniyet altında anarşistlik ve vahşet mânâları hükmeder; o hayat-ı şehriye zehirlenir. Çocuklar haylâzlığa, gençler sarhoşluğa, kavîler zulme, ihtiyarlar ağlamaya başlarlar. (Şualar sh: 227)

İki cihanın ve iki hayatın medar-ı saadeti yalnız imandır. (Şualar sh: 227)


Şu dünya bir zikirhane-i Rahmân, bir talimgâh-ı beşer ve hayvan, ve bir meydan-ı imtihan-ı ins ü cândır. Bütün vefiyât-ı hayvaniye ve insaniye ise, terhisattır. Vazife-i hayatını bitirenler, bu dâr-ı fâniden, mânen mesrurâne, dağdağasız diğer bir âleme giderler—ta yeni vazifedarlara yer açılsın, gelip çalışsınlar. (Sözler sh: 17)

Hazırlanınız; başka, daimî bir memlekete gideceksiniz. Öyle bir memleket ki, bu memleket ona nisbeten bir zindan hükmündedir. (Sözler sh: 58)

Bütün beşerin fıtrat-ı insaniyet lisan-ı haliyle, bütün kuvvetiyle istediği beka ve saadet-i ebediyeyi, o nev-i beşer namına zat-ı Ahmediye (a.s.m.) istiyor ve beşerin nuranî kısmı, onun arkasında âmin diyorlar. Acaba hiç mümkün müdür ki, şu dua kabule karîn olmasın? (Sözler sh: 70)

Baharımızda yeryüzünü bir mahşer eden, yüz bin haşir nümunelerini icad eden Kadîr-i Mutlaka, Cennetin icadı nasıl ağır olabilir? (Sözler sh: 72)

Cennet bahardan ne kadar yüksek ise, o derece bahar bahçelerinin hilkati, o Cennetten daha müşküldür ve hayretfezâdır denilebilir. (Sözler sh: 72)

İnsan, ipi boğazına sarılıp istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmamıştır. Belki, bütün amellerinin suretleri alınıp yazılır ve bütün fiillerinin neticeleri muhasebe için zaptedilir. (Sözler sh: 76)

En büyük bir ağacın ruh programını, bir nokta gibi en küçük bir çekirdekte derc edip muhafaza eden Zât-ı Hakîm-i Hafîz, vefat edenlerin ruhlarını nasıl muhafaza eder, denilir mi? Ve küre-i arzı bir sapan taşı gibi çeviren Zât-ı Kadîr, âhirete giden misafirlerinin yolunda nasıl bu arzı kaldıracak veya dağıtacak, denilir mi? (Sözler sh: 81)

Bu fâni eşya başka yerde bâki meyveler verirler ve daimî suretler bırakır ve başka cihette ebedî mânâlar ifade eder, sermedî tesbihat yapar. Ve insan ise, onların şu cihetine bakan yüzlerine bakmakla insan olur, fânide bâkiye yol bulur. (Sözler sh: 86)

Âhireti inkâr etmek, dünya ve mâfîhâyı inkâr etmek demektir.Demek, ecel ve kabir insanı beklediği gibi, Cennet ve Cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor. (Sözler sh: 87)

İnsanın ebede uzanmış emelleri ve kâinatı ihata etmiş efkârları ve ebedî saadetlerinin envâına yayılmış arzuları gösterir ki, bu insan ebed için halk edilmiş ve ebede gidecektir. Bu dünya ona bir misafirhanedir ve âhiretine bir intizar salonudur. (Sözler sh: 87)

Bir baharı halk etmek, Zât-ı Zülcelâline bir çiçek kadar ehvendir. Eğer esbaba isnad edilse, bir çiçek bir bahar kadar ağır olur. Hem bütün insanları ihyâ edip haşretmek, bir nefsin ihyâsı gibi kolaydır. (Sözler sh: 91)

Madem Allah var, elbette âhiret vardır... (Sözler sh: 104)

Evet, madem ezelî ve ebedî bir Allah var; elbette saltanat-ı ulûhiyetinin sermedî bir medarı olan âhiret vardır. (Sözler sh: 104)

Madem dünyada hayat var; elbette insanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını sû-i istimal etmeyenler, dâr-ı bekada ve Cennet-i bâkiyede hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaklardır. Âmennâ. (Sözler sh: 108)

Evet, evet, evet! Eğer kâinattan risalet-i Muhammediyenin (a.s.m.) nuru çıksa, gitse, kâinat vefat edecek. Eğer Kur’ân gitse, kâinat divane olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye çarpacak, bir kıyameti koparacak. (Sözler sh: 110)

Mevt-i dünya ve kıyamet kopması ise:Bir anda bir seyyare veya bir kuyruklu yıldızın emr-i Rabbânî ile küremize, misafirhanemize çarpması, bu hanemizi harap edebilir: On senede yapılan bir saray bir dakikada harap olması gibi. (Sözler sh: 113)

Size böyle nimet eden bir zât, sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız. (Sözler sh: 115)

Ebedî ve sermedî olan bir cemâlin seyirci müştâkı ve âyinedar âşıkı, elbette bâki kalıp ebede gidecektir. İşte Kur’ân şakirtlerinin akıbetleri böyledir. Cenâb-ı Hak bizleri onlardan eylesin. Âmin! (Sözler sh: 126)

Ey nefsim ve ey arkadaşım! Aklınızı başınıza toplayınız. Sermaye-i ömür ve istidad-ı hayatınızı, hayvan gibi, belki hayvandan çok aşağı bir derecede şu hayat-ı fâniye ve lezzet-i maddiyeye sarf etmeyiniz. Yoksa, sermayece en âlâ hayvandan elli derece yüksek olduğunuz halde, en ednâsından elli derece aşağı düşersiniz. (Sözler sh: 127)

Kabir, ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır. (Sözler sh: 142)

İnsan-ı mü’mine nur-u imanla gösterir ki, mevt, idam değil, tebdil-i mekândır. Kabir ise, zulümatlı bir kuyu ağzı değil, nuraniyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün şaşaasıyla, âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir. (Sözler sh: 203)

Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur; bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar, gider. (Sözler sh: 212)

Haşirde sizi ihyâ edecek Zat öyle bir zattır ki, bütün kâinat Ona emirber nefer hükmündedir; emr-i kün feyekûn’a karşı kemâl-i inkıyadla serfuru eder. Bir baharı halketmek, bir çiçek kadar Ona ehven gelir. Bütün hayvânâtı icad etmek, bir sinek icadı kadar kudretine kolay gelir bir Zattır. (Sözler sh: 425)

Cennet bütün lezaiz-i maneviyeye medar olduğu gibi, bütün lezaiz-i cismaniyeye de medardır. (Sözler sh: 497)

Hadis-i Şerif işaret ediyor ki: İnsanın ne kadar hüsünperver ve zevkperest ve ziynete meftun ve cemâle müştak duyguları ve hasseleri ve kuvâları ve lâtifeleri varsa, umumunu memnun edip doyuracak ve herbirisini ayrı ayrı okşayıp mes’ut edecek, maddî ve mânevî her nevi ziynet ve hüsn-ü cemâle huriler câmidirler. (Sözler sh: 501)

Küçük bir hâkimin küçük bir izzeti, küçük bir gayreti, küçük bir celâli bulunsa, bir edepsiz ona serkeşâne dese, “Beni tedip etmezsin ve edemezsin”; herhalde, o yerde hapishane yoksa da, tek o edepsiz için bir hapishane teşkil edecek, onu içine atacaktır.Halbuki, kâfir, Cehennemi inkârla, nihayetsiz izzet ve gayret ve celâl sahibi ve gayet büyük ve nihayetsiz Kadîr bir Zâtı tekzip ve isnad-ı acz ediyor, yalancılıkla ve aczle itham ediyor, izzetine şiddetle dokunuyor, gayretine dehşetli dokunduruyor, celâline âsiyâne ilişiyor. Elbette, farz-ı muhal olarak, Cehennemin hiçbir sebeb-i vücudu bulunmazsa da, şu derece tekzip ve isnad-ı aczi tazammun eden küfür için bir Cehennem halk edilecek, o kâfir içine atılacaktır. (Sözler sh: 503)

Koca bir ağacın bir derece ruha benzeyen programını ve kanun-u teşekkülâtını, bir nokta gibi en küçük çekirdekte derc edip muhafaza eden bir Zât-ı Hakîm-i Zülcelâl, bir Zât-ı Hafîz-i Bîzeval hakkında, “Vefat edenlerin ruhlarını nasıl muhafaza eder?” denilir mi? (Sözler sh: 516)

Madem israf yok ve abesiyet olmaz. Elbette saadet-i ebediye olacaktır. Çünkü, dönmemek üzere adem, herşeyi abes eder, herşey israf olur. (Sözler sh: 519)

Evet, kim kendi uyanık vicdanını dinlerse, “Ebed, ebed!” sesini işitecektir. Bütün kâinat o vicdana verilse, ebede karşı olan ihtiyacının yerini dolduramaz. Demek o vicdan, o ebed için mahlûktur. (Sözler sh: 522)

Evet, şu dâr-ı dünya, beşerin ruhunda mündemiç olan hadsiz istidatların sünbüllenmesine müsait değildir. Demek başka âleme gönderilecektir. Evet, insanın cevheri büyüktür, öyleyse ebede namzettir. Mahiyeti âliyedir. Öyleyse cinayeti dahi azîmdir, sair mevcudata benzemez. İntizamı da mühimdir. İntizamsız olamaz, mühmel kalamaz, abes edilmez, fenâ-yı mutlakla mahkûm olamaz, adem-i sırfa kaçamaz. Ona, Cehennem ağzını açmış, bekliyor. Cennet ise, âguş-u nazdârânesini açmış, gözlüyor. (Sözler sh: 525)

Nasıl ki insan küçük bir âlemdir, yıkılmaktan kurtulamaz. Âlem dahi büyük bir insandır; o dahi ölümün pençesinden kurtulamaz. O da ölecek, sonra dirilecek; veya yatıp, sonra subh-u haşirle gözünü açacaktır. (Sözler sh: 530)

Şu kâinatın eczaları dakik, ulvî bir nizamla birbirine bağlanmış; hafî, nazik, lâtif bir rabıta ile tutunmuş; ve o derece bir intizam içindedir ki, eğer ecrâm-ı ulviyeden tek bir cirm, kün emrine veya “Mihverinden çık” hitabına mazhar olunca, şu dünya sekerâta başlar. Yıldızlar çarpışacak, ecramlar dalgalanacak. Nihayetsiz feza-yı âlemde milyonlar gülleleri, küreler gibi büyük topların müthiş sadâları gibi vâveylâya başlar. Birbirine çarpışarak, kıvılcımlar saçarak, dağlar uçarak, denizler yanarak, yeryüzü düzlenecek. İşte, şu mevt ve sekeratla, Kadîr-i Ezelî kâinatı çalkalar; kâinatı tasfiye edip, Cehennem ve Cehennemin maddeleri bir tarafa, Cennet ve Cennetin mevadd-ı münasebeleri başka tarafa çekilir; âlem-i âhiret tezahür eder. (Sözler sh: 531)

Evet, dünya öldükten sonra âhiret olarak diriltilecektir. Dünya harap edildikten sonra, o dünyayı yapan Zat, yine daha güzel bir surette onu tamir edecek, âhiretten bir menzil yapacaktır. (Sözler sh: 533)

Bir sultan, itaat edenlere mükâfat ve isyan edenlere de mücazat etmezse, saltanatı inhidama yüz çevirir. Ve keza, bir sultanın sağında lütuf ve merhamet ve solunda kahır ve terbiye lâzımdır. Mükâfat, merhametin iktizasıdır. Terbiye de mücâzâtı ister. Mükâfat ve mücâzat menzilleri âhirettir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 38)

Bu dünya ebedî kalmak için yaratılmış bir menzil değildir. Ancak Cenab-ı Hakkın ebedî ve sermedî olan Dârüsselâm menziline dâvetlisi olan mahlûkatın içtimaları için bir han ve bir bekleme salonudur. (Mesnevî-i Nuriye sh: 43)

Ey arkadaş! İnsan da başıboş, serseri, sahipsiz bir hayvan değildir. Ancak, onun da bütün harekât ve ef’âli yazılıyor, tesbit ediliyor. Ve a’mâlinin neticeleri hıfzediliyor ki, muhasebe-i kübrâda ona göre derece alsın. (Mesnevî-i Nuriye sh: 44)

Kudret-i ezeliyeye nisbetle, ölümden sonra haşrin gelmesi, güzden sonra baharın gelmesi gibidir. Evet, nebatat gibi insanın da bir güzü, bir de baharı vardır. (Mesnevî-i Nuriye sh: 45)

İnsanların haşri nebatatın haşri gibidir. Bunu gören onu nasıl inkâr eder? Haşrin icadına olan vaadi ise, bütün enbiyanın tevatürüyle ve büyük insanların icmâıyla sabit olduğu gibi Kur’ân-ı Kerîmin lisanıyla da sabittir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 46)

Ölüm haktır. Evet, bu hayat ve bu beden şu azîm dünyaya direk olacak kabiliyette değildir. Zira onlar demir ve taştan değildir. Ancak et, kan ve kemik gibi mütehalif şeylerden terekküp etmiş; kısa bir zamanda tevafukları, içtimaları varsa da iftirakları ve dağılmaları her vakit melhuzdur. (Mesnevî-i Nuriye sh: 52)

Ey haşir ve neşri inkâr eden kafasız! Ömründe kaç defa cismini tebdil ediyorsun? Sabah ve akşam elbiseni değiştirdiğin gibi her sene de bir defa tamamıyla cismini tebdil ve tecdid ediyorsun, haberin var mıdır? Belki her senede, her günde cisminden bir kısım şeyler ölür, yerine emsali gelir. Bunu hiç düşünemiyorsun. Çünkü kafan boştur. Eğer düşünebilseydin, her vakit âlemde binlerce nümuneleri vukua gelen haşir ve neşri inkâr etmezdin. Doktora git, kafanı tedavi ettir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 121)

Kabir, âlem-i âhirete açılmış bir kapıdır. Arka ciheti rahmettir, ön ciheti ise azaptır. Bütün dost ve sevgililer o kapının arka cihetinde duruyorlar. Senin de onlara iltihak zamanın gelmedi mi? Ve onlara gidip onları ziyaret etmeye iştiyakın yok mudur? Evet, vakit yaklaştı. Dünya kazûratından temizlenmek üzere bir gusül lâzımdır. Yoksa, onlar istikzarla ikrah edeceklerdir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 129)

Madem, fünunun ittifakıyla ve ulûmun şehadetiyle, hilkat şeceresinin en mükemmel meyvesi insandır. Ve mahlûkat içinde en ehemmiyetli insandır. Ve mevcudat içinde en kıymettar insandır. Ve insanın bir ferdi, sair hayvânâtın bir nev’i hükmündedir. Elbette, kat’î bir hads ile hükmedilir ki, haşir ve neşr-i ekberde, beşerin herbir ferdi aynıyla, cismiyle, ismiyle, resmiyle iade edilecektir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 151)

Arının dimağını, mikrobun gözünü tanzim eden Zat, senin ef’âl ve a’mâlini mühmel, başıboş, hesapsız, kitapsız bırakmayarak İmâm-ı Mübînde yazar. Ona göre muhaseben olacaktır. (Mesnevî-i Nuriye sh: 187)

Bir incir tohumunu tavırdan tavıra hıfzeden, devirden devire himaye eden, inhilâlden vikaye eden ve o tohumda incir ağacının teşkilâtına lâzım olan esasları kemâl-i ihtimamla muhafaza eden, elbette ve elbette, halife-i arz ünvanını alan nev-i beşerin â’mâlini ihmal etmez, hıfzeder. (Mesnevî-i Nuriye sh: 193)

Bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebed memleketine gitmek üzereyiz. O yollarda zulümatı dağıtacak bir nur ve bir erzak lâzımdır. Güvendiğimiz akıl ve ilimden ümit yok. Ancak Kur’ân’ın güneşinden, Rahmân’ın hazinesinden tedarik edilebilir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 220)

İnsan bir yolcudur. Sabâvetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder. Her iki hayatın levazımatı, Mâlikü’l-Mülk tarafından verilmiştir. Fakat o levazımatı, cehlinden dolayı tamamen bu hayat-ı fâniyeye sarf ediyor. Halbuki, o levazımattan lâakal onda biri dünyevî hayata, dokuzu hayat-ı bakiyeye sarf etmek gerektir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 223)

Ölüm, zeval, firak, adem kapısı ve zulümat kuyusu olmayıp ancak Sultan-ı Ezel ve Ebedin huzuruna girmek için bir medhaldir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 226)

Mevt, tebdil-i mekândır, ıtlak-ı ruhtur, vazifeden terhistir; idam ve adem ve fenâ değildir. (Mektubat sh: 7)

Mevt, vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdil-i mekândır, bir tahvil-i vücuttur, hayat-ı bâkiyeye bir davettir, bir mebdedir, bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesidir. (Mektubat sh: 7)

Zât-ı Akdes-i İlâhî madem sermedî ve daimîdir; elbette sıfâtı ve esmâsı dahi sermedî ve daimîdirler. Madem sıfâtı ve esmâsı daimî ve sermedîdirler; elbette onların aynaları ve cilveleri ve nakışları ve mazharları olan âlem-i bekadaki bâkiyat ve ehl-i beka, fenâ-yı mutlaka, bizzarure, gidemez. (Mektubat sh: 59)

İmansızlık başka şeylere benzemiyor. Zulümde, fıskta, kebâirde birer menhus lezzet-i şeytaniye bulunabilir. Fakat imansızlıkta hiçbir cihet-i lezzet yok. Elem içinde elemdir, zulmet içinde zulmettir, azap içinde azaptır. (Mektubat sh: 63)

Eğer dünya ebedî olsaydı, insan içinde ebedî kalsaydı ve firak ebedî olsaydı, elîmâne teessürat ve meyusâne teellümâtın bir mânâsı olurdu. Fakat madem dünya bir misafirhanedir; vefat eden çocuk nereye gitmişse, siz de, biz de oraya gideceğiz. Ve hem bu vefat ona mahsus değil, umumî bir caddedir. Hem madem mufarakat dahi ebedî değil; ileride hem berzahta, hem Cennette görüşülecektir. “El-hükmü lillâh,” demeli. “O verdi, o aldı. Elhamdü lillâhi alâ külli hal” deyip sabırla şükretmeli. (Mektubat sh: 79)

Sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam değil. Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır. (Mektubat sh: 226)

Ey biçareler! Mezaristana göçtüğünüz vakit, “Eyvah, malımız harap olup sa’yimiz hebâ oldu. Şu güzel ve geniş dünyadan gidip dar bir toprağa girdik” demeyiniz, feryad edip me’yus olmayınız. Çünkü sizin herşeyiniz muhafaza ediliyor. Her ameliniz yazılmıştır. Her hizmetiniz kaydedilmiştir. Hizmetinizin mükâfâtını verecek ve her hayır elinde ve her hayrı yapabilecek bir Zât-ı Zülcelâl sizi celb edip yeraltında muvakkaten durdurur, sonra huzuruna aldırır. Ne mutlu sizlere ki, hizmetinizi ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti; rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet, meşakkat bitti; ücret almaya gidiyorsunuz. (Mektubat sh: 227)

Ey insan! Yaptığın hizmet, ettiğin ubudiyet boşu boşuna gitmez. Bir dâr-ı mükâfat, bir mahall-i saadet senin için ihzar edilmiştir. Senin şu fâni dünyana bedel, bâki bir Cennet seni bekler. İbadet ettiğin ve tanıdığın Hâlık-ı Zülcelâlin vaadine iman ve itimad et. Ona, vaadinde hulf etmek muhaldir. Kudretinde hiçbir cihetle noksaniyet yoktur. İşlerine acz müdahale edemez. Senin küçük bahçeni halk ettiği gibi, Cenneti dahi senin için halk edebilir ve halk etmiş ve sana vaad etmiş. Ve vaad ettiği için, elbette seni onun içine alacak. (Mektubat sh: 227)

Ey insan! Fenâya, ademe, hiçliğe, zulümata, nisyana, çürümeye, dağılmaya ve kesrette boğulmaya gittiğinizi tevehhüm edip düşünmeyiniz. Siz fenâya değil, bekaya gidiyorsunuz. Ademe değil, vücud-u daimîye sevk olunuyorsunuz. Zulümata değil, âlem-i nura giriyorsunuz. Sahip ve Mâlik-i Hakikînin tarafına gidiyorsunuz. Ve Sultan-ı Ezelînin payitahtına dönüyorsunuz. Kesrette boğulmaya değil, vahdet dairesinde teneffüs edeceksiniz. Firaka değil, visale müteveccihsiniz. (Mektubat sh: 228)

Şu dünyanın mânevî güneşi olan hayat dahi, harab-ı dünya ile gurubundan sonra, haşrin sabahında bâki bir surette tulû edecektir. Ve cin ve insin bir kısmı saadet-i ebediyeye ve bir kısmı da şekavet-i ebediyeye mazhar olacaktır. (Mektubat sh: 252)

Kıssa-i Yusuf’un en parlak kısmı ki, Aziz-i Mısır olması, peder ve validesiyle görüşmesi, kardeşleriyle sevişip tanışması olan, dünyada en büyük saadetli ve ferahlı bir hengâmda, Hazret-i Yusuf’un mevtini şöyle bir surette haber veriyor ve diyor ki:Şu ferahlı ve saadetli vaziyetten daha saadetli, daha parlak bir vaziyete mazhar olmak için, Hazret-i Yusuf kendisi Cenâb-ı Haktan vefatını istedi ve vefat etti, o saadete mazhar oldu. Demek, o dünyevî lezzetli saadetten daha cazibedar bir saadet ve ferahlı bir vaziyet, kabrin arkasında vardır ki, Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi hakikatbîn bir zat, o gayet lezzetli dünyevî vaziyet içinde, gayet acı olan mevti istedi, tâ öteki saadete mazhar olsun. (Mektubat sh: 283)

Ehl-i Cennet olan bir insan, hususan bütün duygularıyla ve cihazat-ı mâneviyesiyle ubudiyet etmiş ve Cennetin lezâizine istihkak kesb etmişse, herbir duygusunu memnun edecek, herbir cihazatını okşayacak, herbir letâifini zevklendirecek bir tarzda, Cennetin herbir nev’inden birer mehâsini gösterecek bir tarz-ı libası, kendilerine ve hurilerine, rahmet-i İlâhiye tarafından giydirilecek. (Mektubat sh: 385)

Cehennem lüzumsuz değil. Çok işler var ki, bütün kuvvetiyle “Yaşasın Cehennem” der.Cennet dahi ucuz değildir; mühim fiyat ister. (Mektubat sh: 397)

Ey insan, düşün! Sen alâküllihal öleceksin. Eğer nefis ve şeytana tâbi isen, senin komşuların, belki akrabaların, senin şerrinden kurtulmak için mesrur olacaklar. Eğer “Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm” deyip Kur’ân’a ve Habib-i Rahmân’a tâbi isen, o vakit semavat ve arz ve mevcudat, herkesin derecesine nisbeten, senin derecene göre senin firâkından müteessir olup mânen ağlarlar. (Lem’alar sh: 86)

Kur’ân-ı Hakîmin verdiği nurla ispat etmişiz ki, ehl-i iman için ölüm, vazife-i hayat külfetinden bir terhistir. Hem dünya meydanındaki imtihanda, talim ve talimat olan ubudiyetten bir paydostur. Hem öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz ahbap ve akrabasına kavuşmak için bir vesiledir. Hem hakikî vatanına ve ebedî makam-ı saadetine girmeye bir vasıtadır. Hem zindan-ı dünyadan, bostan-ı cinâna bir davettir. Hem Hâlık-ı Rahîminin fazlından, kendi hizmetine mukabil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir. (Lem’alar sh: 210)

Madem ecel vakti muayyen değil; Cenâb-ı Hak, insanı ye’s-i mutlak ve gaflet-i mutlaktan kurtarmak için, havf ve recâ ortasında ve hem dünya ve hem âhireti muhafaza etmek noktasında tutmak için, hikmetiyle eceli gizlemiş. Madem her vakit ecel gelebilir; eğer insanı gaflet içinde yakalasa, ebedî hayatına çok zarar verebilir. Hastalık gafleti dağıtır, âhireti düşündürür, ölümü tahattur ettirir, öylece hazırlanır. (Lem’alar sh: 212)

Ölüm, idam değil, firak değil, belki hayat-ı ebediyenin mukaddemesidir, mebdeidir. Ve vazife-i hayat külfetinden bir paydostur, bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Berzah âlemine göçmüş kafile-i ahbaba kavuşmaktır. (Lem’alar sh: 232)

Ölüm firak değil, visaldir, tebdil-i mekândır, bâki bir meyveyi sümbül vermektir. (Lem’alar sh: 256)

O Cemâl-i Ezelî, kendisinin âyine-i müştâkı olan insan ile ebedü’l-âbâd yolunda seyahatinde beraber bulunmak için, alâ külli hal, bir dâr-ı bekada bir hayat-ı bâkiyeye insanı mazhar edecek. (Lem’alar sh: 356)

Ölüm, ehl-i iman için bir terhistir. Ecel terhis tezkeresidir, bir tebdil-i mekândır, bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesi ve kapısıdır. Zindan-ı dünyadan çıkmak ve bağıstan-ı cinâna bir uçmaktır. Hizmetinin ücretini almak için huzur-u Rahmân’a girmeye bir nöbettir ve dâr-ı saadete gitmeye bir davettir. (Şualar sh: 17)

Ebedînin sadık dostu, ebedî olacak. Ve Bâkî’nin âyine-i zîşuuru bâki olmak lâzım gelir. (Şualar sh: 55)

Ölüm ya idam-ı ebedîdir; hem o insanı, hem bütün ahbabını ve akaribini asacak bir darağacıdır. Veyahut başka bir bâki âleme gitmek ve iman vesikasıyla saadet sarayına girmek için bir terhis tezkeresidir. Ve kabir ise, ya karanlıklı bir haps-i münferit ve dipsiz bir kuyudur. Veyahut bu zindan-ı dünyadan bâki ve nuranî bir ziyafetgâh ve bağistana açılan bir kapıdır. (Şualar sh: 195)
Merak etmeyiniz. Sizin ebedî bir gençliğiniz var, gelecek ve parlak bir hayat ve nihayetsiz bir ömür sizi bekliyor. Ve zâyi ettiğiniz evlât ve akrabalarınızla sevinçlerle görüşeceksiniz. Ve ettiğiniz bütün iyilikleriniz muhafaza edilmiş; mükâfatlarını göreceksiniz. (Şualar sh: 225)

Herbiri birer mucize-i san’at olan mevcudata bakıyoruz ki, hayretnümâ bir derecede suhuletle, kolaylıkla, külfetsiz, dağdağasız, kısa bir zamanda, fakat muciznümâ bir surette icad edilir. Demek hadsiz bir ilim vardır ki, hadsiz suhuletle yapılır. Ve hâkezâ, mezkûr emâreler gibi binler alâmet-i sadıka var ki, şu kâinatta tasarruf eden Zâtın muhit bir ilmi vardır. Ve herşeyi bütün şuûnâtıyla bilir, sonra yapar.Madem şu Kâinat Sahibinin böyle bir ilmi vardır. Elbette insanları ve insanların amellerini görür ve insanlar neye lâyık ve müstehak olduklarını bilir; hikmet ve rahmetinin muktezasına göre onlarla muamele eder ve edecek. Ey insan! Aklını başına al, dikkat et: Nasıl bir Zât seni bilir ve bakar, bil ve ayıl! (Mektubat sh: 243)

Bütün eşya, bütün ahvaliyle vücuda gelmeden ve geldikten sonra ve gittikten sonra yazılıdır ve yazılıyor. (Sözler sh: 164)

Kur’ân’ın dediği gibi, insan, seyyiâtından tamamen mes’uldür. Çünkü seyyiâtı isteyen odur. Seyyiat, tahribat nev’inden olduğu için, insan bir seyyie ile çok tahribat yapabilir, müthiş bir cezaya kesb-i istihkak eder: bir kibritle bir evi yakmak gibi. Fakat hasenatta iftihara hakkı yoktur. Onda onun hakkı pek azdır. Çünkü hasenâtı isteyen, iktiza eden rahmet-i İlâhiye; ve icad eden kudret-i Rabbâniyedir. (Sözler sh: 464)

Kader, ilm-i ezelîden olduğu için; ilm-i ezelî, hadisin tabiriyle, manzar–ı âlâdan, ezelden ebede kadar herşey, olmuş ve olacak, birden tutar, ihata eder bir makam-ı âlâdadır. (Sözler sh: 467)
Ey abdim, ihtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyleyse mes’uliyet sana aittir. (Sözler sh: 468)

Kadere iman, imanın erkânındandır. Yani, “Herşey Cenâb-ı Hakkın takdiriyledir.” (Sözler sh: 468)

Vücudundan sonra herşeyin sergüzeşt-i hayatı yazıldığına delil ise, âlemde Kitab-ı Mübîn ve İmam-ı Mübînden haber veren bütün meyveler ve Levh-i Mahfuzdan haber veren ve işaret eden, insandaki bütün kuvve-i hafızalar birer şahittir, birer emâredir. (Sözler sh: 470)

Kader, herşeye bir miktar ve o miktara göre bir kalıp vermiştir. Feyyaz-ı Mutlaktan aldığı feyze olan kabiliyeti o kalıba göredir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 181)

İmam-ı Mübin, ilim ve emr-i İlâhînin bir nev’ine bir ünvandır ki, âlem-i şehadetten ziyade âlem-i gayba bakıyor. Yani, zaman-ı halden ziyade, mazi ve müstakbele nazar eder. Yani, herşeyin vücud-u zâhirîsinden ziyade aslına, nesline ve köklerine ve tohumlarına bakar. Kader-i İlâhînin bir defteridir. (Mektubat sh: 36)

Kitab-ı Mübin ise, âlem-i gaybdan ziyade âlem-i şehadete bakar. Yani, mazi ve müstakbelden ziyade zaman-ı hazıra nazar eder. Ve ilim ve emirden ziyade kudret ve irade-i İlâhiyenin bir ünvanı, bir defteri, bir kitabıdır. İmam-ı Mübin kader defteri ise, Kitab-ı Mübin kudret defteridir. (Mektubat sh: 37)

Herşeyin bir hakikati olduğu gibi, zaman dediğimiz, kâinatta cereyan eden bir nehr-i azîmin hakikati dahi, Levh-i Mahv-İsbat’taki kitabet-i kudretin sayfası ve mürekkebi hükmündedir. (Mektubat sh: 37)

Evet herşey ya hakikaten güzeldir veya neticeleri itibariyle güzeldir. (Mektubat sh: 378)
Kadere iman eden gamlardan kurtulur. (Şualar sh: 260)


Selâmet ve emniyet, yalnız İslâmiyette ve imandadır. (Sözler sh: 17)

İslâmiyet mazi ile istikbali kanatları altına almış, gölgelendirerek istirahat-ı umumiyeyi temin ediyor. (İşarat-ül İ’caz sh: 50)

Âhiret gibi, dünya saadeti dahi, ibadette ve Allah’a asker olmaktadır. (Sözler sh: 19)

Din bir imtihandır, bir tecrübedir. Ervah-ı âliyeyi ervah-ı sâfileden tefrik eder. (Sözler sh: 341)

Beşerin âsâr ve kanunları, beşer gibi ihtiyar oluyor, değişiyor, tebdil ediliyor. Fakat Kur’ân’ın hükümleri ve kanunları o kadar sabit ve rasihtir ki, asırlar geçtikçe daha ziyade kuvvetini gösteriyor. (Sözler sh: 407)

Kur’ân’ın düsturları, kanunları, ezelden geldiğinden, ebede gidecektir. Medeniyetin kanunları gibi ihtiyar olup ölüme mahkûm değildir. Daima gençtir, kuvvetlidir. (Sözler sh: 408)

Üçüncü yol ise, sırat-ı müstakim ehli olan ehl-i Kur’ân’ın cadde-i nuraniyesidir ki, en kısa, en rahat, en selâmet ve herkese açık, semâvî ve Rahmânî ve nuranî bir meslektir. (Sözler sh: 546)

Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası.İhya-yı din ile olur şu milletin ihyası. (Sözler sh: 717)

Avrupa bir İslâm Devletine, Osmanlı Devleti de bir Avrupa Devletine hâmiledir. Bir gün gelip doğuracaklardır. (Sözler sh: 754)

Bütün ahkâm-ı şer’iye ve hakaik-i imaniye aklîdir. Aklî olduğunu isbata hazırım. (Sözler sh: 764)

Tevfik-i İlâhî refiki olan adam, tarikat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet, Kur’ân’dan, hakikat-i tarikati, tarikatsiz feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza, maksud-u bizzat olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksızın isâl edici bir yol buldum. (Mesnevî-i Nuriye sh: 212)

İslâmiyet iltizamdır; iman iz’andır. Tabir-i diğerle, İslâmiyet, hakka tarafgirlik ve teslim ve inkıyaddır; iman ise, hakkı kabul ve tasdiktir. (Mektubat sh: 34)

İmansız İslâmiyet sebeb-i necat olmadığı gibi, İslâmiyetsiz iman da medar-ı necat olamaz. (Mektubat sh: 34)

O İslâmiyet ve şeriat, öyle bir tarzda muhit ve mükemmeldir ve öyle bir surette kâinatı kendiyle beraber tarif eder ki; onun mâhiyetine dikkat eden elbette anlar ki; o din, bu güzel kâinatı yapan Zâtın, o kâinatı kendiyle beraber tarif edecek bir beyannamesidir ve bir tarifesidir. Nasıl ki bir sarayın ustası, o saraya münasip bir tarife yapar, kendini vasıflarıyla göstermek için bir tarife kaleme alır. Öyle de, din ve şeriat-i Muhammediyede (a.s.m.) öyle bir ihata, bir ulviyet, bir hakkaniyet görünüyor ki, kâinatı halk ve tedbir edenin kaleminden çıktığını gösterir. Ve o kâinatı güzelce tanzim eden kim ise, şu dini güzelce tanzim eden yine Odur. Evet, o nizam-ı ekmel, elbette bu nazm-ı ecmeli ister. (Mektubat sh: 193)

Şeriat-ı Muhammediye ve Sünnet-i Ahmediyede hiçbir mesele yoktur ki, müteaddit hikmetleri bulunmasın. Bu fakir, bütün kusur ve aczimle beraber bunu iddia ediyorum ve bu dâvânın ispatına da hazırım. (Lem’alar sh: 55)

İslâmiyetin kanunları, yüksek bir tarzda âlemin ıslahına kâfidir. (Mektubat sh: 215)

Marîz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi; ittiba-ı Kur’andır. (Mektubat sh: 468)
Azametli, bahtsız bir kıt’anın; şanlı, talihsiz bir devletin; değerli, sahipsiz bir kavmin reçetesi, İttihad-ı İslâmdır. (Mektubat sh: 468)

Nev-i beşere rahmet olan Kur’ân, ancak umumun, lâakal ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder. (Mektubat sh: 473)

Mevcudiyetimizin hâmisi olan İslâmiyetten elini gevşetme, dört elle sarıl. Yoksa mahvolursun. (Mektubat sh: 474)

Pazartesi, Kasım 01, 2004

zeki kaplan hakkında

zeki kaplan 1983 Batman'ın Sason ilçesinde doğdu. İlköğrenimini Sason'da orta öğrenimini Malatya Ziraat meslek Lisesinde okudu. Esas mesleği ziraat teknisyenliği olup aynı zamanda Batman Gençlik ve Spor İl Müdürlüğüne bağlı Voleybol İl Hakemliği yapmaktadır.

Pazar, Ekim 31, 2004

Bediüzzaman kimdir?

ÜSTÂD BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ HZ.'LERİNİN

TARİHÇE-İ HAYATININ BİR HÜLÂSASI

Risale-i Nur namlı eserleriyle, İslâm dünyası ve umum insanlık âlemine de büyük bir şöhret kesb eden ve eserleri dersler halinde büyük bir iştiyak ve şevkle okunan BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ kimdir? Hayatı nasıl ve nerelerde geçmiş? Gaye ve hedefleri uğrunda hangi mahrumiyet ve tazyiklere maruz kalmıştır.

Bu zâtın hayat mazisi tetkik ve eserleri dikkatle mütâlaa edilse şöyle bir mâna tezâhür eder ki; Üstâd Hz.’lerinin kendi ifâdesiyle: “Risale-i Nur, bu asrı ve gelecek asırları nurlandırabilir bir mucize-i Kur’âniyedir.” Bu cümlenin, yâni; Bediüzzaman Said Nursî, Risâle-i Nur hakkında “Bu asrı ve gelecek asrı nurlandırabilir bir mucize-i Kur’âniyyedir” demesi, elbette muazzam bir hakikatın ifâdesidir. Yani: hem ilmi hem irşadi cihette akıl ve kalpleri tatmin ve tenvir edecektir. Bu gibi beyânları, 1930’larda 40’larda söylemiş, mektublarında yazmış, ama şimdi 1990’larda hâdisat ve zuhûrat bu sözleri tasdik etmiş, doğru çıkarmış. Anadolu’nun her köşe ve bucağında Nur Dershâneleri ve buna benzer ilim ve irfân müesseselerinde bugün Risale-i Nur hararetle okunmaktadır. Yalnız Türkiye’de değil, İslâm âleminde ve Amerika ve Avrupa’da gittikçe yayılmakta... Bilhassa münevver kitle dediğimiz mektepliler arasında harâretle, iştiyâkla ve heyecanla intişar ediyor. Elbette bunun, mutlaka çok mühim bir sırrı vardır ki, o da şudur:

Beşer, fıtraten dinsiz olamaz, dinsiz kalıp, hiçliğe ve yokluğa yuvarlanmak istemez. Bir hayat-ı bâkiye ve saâdet-i ebediye, fıtraten müştâk ve muhtaçtır. Üstâd Bedîüzzaman Saîd Nursî, bir mektubunda buna işaret ediyor ve diyor:

“.....Evet kardeşlerim, Hz. İsâ (as) İncil-i Şerifte demiş ki; ‘Ben gidiyorum, tâ size tesellici gelsin.’ –Yani, Ahmed (a.s.m.) gelsin- demesiyle, Kur’ân’ın beşere gâyet büyük bir neticesi, bir gâyesi, bir hediyesi; tesellidir.

Evet; bu dehşetli kâinatın fırtınaları ve zevâl tahribatları içinde ve bu –boşluk- nihayetsiz fezâda, her şey ile âlakadar olan insan için hakiki teselliyi ve istinad noktalarını, yalnız Kur’ân veriyor. En ziyade o teselliye muhtaç bu zamandır. Bu asırda, en ziyade kuvvetli bir surette o teselliyi isbat eden ve gösteren Risâle-i Nurdur, Çünkü; zulûmât ve evhamın membaı olan tâbiatı, o delmiş, geçmiş, hakikat nuruna girmiş.

On altıncı Söz gibi, ekser parçalarında, hakaik-ı îmâniyyenin yüzer tılsımlarını keşf ve izâh edip, aklı inkardan ve tereddütlerden kurtarmış. İşte bu hakikat içindir ki, bu çok usandırıcı ve dehşetli zamanda usandırmayacak bir tarzda, çok tekrar ile beraber, aklı başında olanları Risâle-i Nur’la meşgul ediyor...

...Risale-i Nur’un en bâriz hâsiyeti; usandırmamak...Yüz defa okunsa, yüz birinci defa yine zevkle okunabilir.....”

Evet, bu mektupta Risale-i Nur’un, hâkaik-ı îmâniyenin yüzer tılsımlarını keşf ve izah edip, aklı inkardan ve tereddütlerden kurtardığından bahsediliyor. Evet Risale-i Nur'un en bariz hususiyeti işte budur ki; Allah'a iman hakikatlarını sayısız delil ve hüccetlerle izah ve isbat ediyor. Bu nokta pek mühimdir. Yani; her şeyin, her meselenin isbat edilerek aklı iknâ eylemesini delil ve hüccet göstermesini isteyen bu asrın insanlarına Bediüzzaman; öyle deliller ve akli-mantıkî bürhânları nazarlarına gösteriyor ki, inkara mecal kalmıyor. Müellifin tabiriyle; güneş gibi parlak, gündüz gibi açık îzah ve beyan ediyor ve kâinatı da baştan başa tevhide, Îmân-ı Billaha delil gösteriyor.

Risale-i Nur’un külliyatından mesela, “Âyet-ül Kübrâ” risalesi bu hakikatlara en bariz bir misaldir.

Kâinatın Hâlıkı olan Allâh’ın varlığını ve birliğini ilân eden, ders veren, başta Kur’ân-ı Kerim olarak bütün semâvi fermanlar ve bütün peygamberler ve başta Hz. Muhammed (a.s.m.) bu büyük ve çok muhteşem ve muazzam davayı ilan ve neşretmişler ve şimdiye kadar milyonlarca tefsirler, ulemâ ve evliyânın kitapları, bu büyük hakikati, yani; İmân-ı Billâh ve Vahdâniyet-i İlâhiye dâvâsını, bütün insanlığın nazarına takdîm etmişler.

İşte; Risale-i Nur müellifi olan Bediüzzaman Said Nursî Hz.leri ise , mukaddes Kitab-ı Rahmanî olan Kur’an‘dan feyz ve ilham ve Peygamber (a.s.m.)’dan ders alarak, bu büyük dâvâyı, yâni; Allah’a imân, Haşir ve âhirete îmân gibi îmân esaslarını beyân ederken ,birden Âyet-ül Kübrâ eserinde “Kâinat erkânından Hâlıkı'nı soran bir seyyahın müşahedatı.” diye takdim ettiğiiman-ı billah davasını kâinatın bütün mevcudlarını nazara vererek ve onları baştan başa delil ve hüccet göstererek isbata çalışıyor. ‘Başta semavât;yıldızlar kelimeleriyle, arz; nebatat ve hayvanat kelimeleri ve cümleleriyle, git gide tâ kâinat heyet-i mecmuasına kadar’ lisân-ı hâl olan şehadetlerini ve delâletlerini beyan ederek Allah-ü Azimüşân'ın varlığını ve birliğini güneş zuhurunda ve kat'iyyetinde isbât ediyor ve diyor:

"Sarsılmaz bir imân isteyen ve dinsiz anarşistliğe karşı kırılmaz bir kılınç arayanlar, Âyet-ül Kübrâ'ya müracaât etsinler."

Hem haşir meselesinde de, yani; öldükten sonra dirilmek, bâki bir hayat, ebedi bir sâadet elde etmek hususunda yine, kâinat dediğimiz şu gördüğümüz madde âlemini ve ondaki esma-i ilâhiye tecellilerini nazara vererek, tecellilerin ebedi âlemde de bâki olacağını beyanla, cennet ve cehennemin vücudunu, bekâ âleminin zûhurunu ispata çalışıyor. Sanki; Karl Marx gibi uluhiyeti inkâr eden, gözünün gördüğünden başkasına inanmayanlara, bu kâinatı bu madde âlemini hadsiz tevhid delilleri olarak nazarlarına veriyor. Said Nursî; o inkârcılara şöyle diyor; ‘O dediğiniz ve inkâra sebeb gösterdiğiniz kâinat, dünya ve içindeki her şey ve bütün varlıklar var ya; işte onlar Kur’an gibi ve peygamber Muhammed (a.s.m.) gibi hâl dilleriyle mütemâdiyen Allâh’a şehâdet ve işâret etmektedirler.’ demekte ve bunun izahını da hadsiz delil ve hüccetler ibrazıyla, ilmi bürhanlar halinde gösteriyor, izah ediyor.

İşte, bir nebze arz edilen bu gibi numûnelere binaen denilebilinir ki; Risale-i Nur, bu asrı ve gelen 21. asrı tenvir edecek bir mucize-i Kur’aniyyedir...

Şimdi, sadede gelelim: Mufassal olarak Bediüzzaman Said Nursî Hz. lerinin hayatını ve ömrünü İslâmiyet yolunda feda edip, geçirdiği mahrumiyet ve meşakkatlerini hemen ifade etmek, şu anda pek müşküldür. Biz de denizden bir katre olarak, onun hayatındaki mühim noktaları beyan edeceğiz.

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ, Rûmî 1293, Miladî 1876 yılında, Bitlis vilâyetinin, Hizan kazasına bağlı küçük bir dağ köyü olan Nurs köyünde doğmuştur. Babaları Mirza Efendi, anneleri Nurîye hanımdır. Said Nursî, çocukluğundan beri, çok faâl ve gayretli olduğundan, yalnız bir üstad ve medresede ders almakla iktifa etmemiş, şark’ın meşhur bütün ûlema ve müteşeyyihlerden ders alıp istifade etmiştir.

Hz. Bediüzzaman ilim tahsilinde Doğubeyazıd’da hali çok gariptir. Bir gün Hocası Mehmed Celalî Hz.lerinin, her kitaptan bir veya iki ders tederrüs etmekle muvaffak olup, mütebakisini terk eylemesini sormasına karşılık Molla Said cevaben:

- Bu kadar kitabı okuyup anlamaya muktedir değilim. Ancak bu kitaplar bir mücevherat kutusudur, anahtarı sizdedir. Yalnız sizden şu kutuların içinde ne bulunduğunu göstermenizin istirhamındayım, yani bu kitapların neyden bahsettiklerini anlayayım da, bilâhare tab'ıma muvafık olanlara çalışırım, demiştir.

Maksadı ise, esasen kendisinde fıtraten mevcud bulunan icad ve teceddüd fikrini medrese usullerinde göstermek ve bir teceddüd meydana getirmek ve bir sürü hâşiye ve şerhlerle vakit zâyi etmemekti. Bu suretle,alelusul yirmi sene tahsili lâzım gelen ulum ve fünunun zübde ve hülasasının üç ayda tahsil ve ikmâl etmiştir.

Bu sırada kendisi 13-14 yaşlarında idi. Sonra ûlemadan mümtaz simalar ile mülâkat etmeye karar verdi. Doğubeyazıd'dan ayrılarak yollar takib etmeden dağlarda, ormanlarda gece dolaşarak, sahra ve deryalar aşıp Bitlis'e geldi. Oradan büyük biraderi ile görüşmek için Şirvan’a geldi. Şirvan'da kardeşi ile şöyle bir muhavere geçti:

Molla Abdullâh:

-Sizden sonra ben Şerh-i Şemsî kitabını bitirdim, siz ne okuyorsunuz?

Bediüzzaman:

-Ben seksen kitab okudum.

Molla Abdullâh:

-Ne demek?

Bediüzzaman:

-İkmâl-i nüsuh ettim ve sıranıza dahil olmayan bir çok kitabları da okudum.

Molla Abdullâh:

-Öyle ise seni imtihan edeyim.

Bediüzzaman:

-Hazırım, ne sorarsanız sorun!

Molla Abdullâh, biraderini imtihan eder. Kifâyet-i ilmiyesini takdir ile, sekiz ay evvel talebesi olan Molla Said'i kendisine üstâd kabul etti ve talebelerinden gizli olarak ders almaya başladı.

Molla Abdullâh'ın yanında bir müddet kaldıktan sonra Siirt'te gelir. Orada bulunan Molla Fethullâh Efendi’nin medresesine gider. Molla Fethullâh, Molla Said'e:

-Geçen sene Suyûtî okuyordunuz, bu sene Molla Camiyi mi okuyorsunuz?

Bediüzzaman:

-Evet "Cami'yi" bitirdim. Mola Fethullâh hangi kitabı sordu ise, "bitirdim" cevabını alınca, tahayyürde kaldı. Bu kadar kitabı bitirdiğini, hem bu kadar az zamanda bitirdiğini aklına sığıştıramadı, taacüb etti ve dedi:

-Geçen sene deli idin, bu senede mi delisin?

Bediüzzaman:

-İnsan başkasına kesr-i nefs için hakikatı ketmedebilir. Fakat babadan daha muhterem olan üstâdına karşı hâkikat-ı mahzdan başka bir şey söyleyemez. Emrediniz, söylediğiniz kitablardan beni imtihan ediniz, der.

Molla Fethullâh hangi kitabdan sordu ise cevabını güzelce verir.

Bunun üzerine bu muhavereyi dinleyen ve bir sene evvel Said'in hocası olan Molla Ali-i Suran namındaki zat, kendilerinden ders almaya başlar.

Molla Fethullâh:

-Pek ala, zekada harikasınız, fakat hıfzınız nasıldır? Makamat-ı Haririye’den birkaç satırı iki defa okumakla hıfzedebilir misiniz? diyerek kitabı uzatır.

Molla Said bir yaprağını bir defa okumakla hıfz etti ve okudu.

Molla Fethullâh:

-Zeka ile hıfzın ifrat derecede bir kimsede tecemmuu nadirdir, diyerek hayrette kaldı.

Daha sonra hakâik-i islâmiyeden "Şerh-ül Mevakıf", "Şerh-ül Makâsıd" gibi doksan kitabı mütalâayla hıfzetmiş, Van Valisi Tahir Paşa konağında her gece üç saat tekrar etmekle, onları, üç ayda bir, onları bir devrederdi... Said Nursî Hz.leri hayatının son yıllarında bu hususta şöyle der:

"Hâkaikden o doksan kitab, sonra bana evrad hükmüne geçti. Cenab-ı Hakk'a şükürler olsun ki benim bu mahfuzatım, bu tekrâratım, Kur'ân'ın hâkaikına çıkmaya basamak oldular, sonra Kur'an'a çıktım. Baktım, her bir Âyet-i Kur'an, kâinatı ihata ediyor gördüm, artık Kur'an bana kafî geldi, başka kitablara ihtiyacım kalmadı."

Molla Said bundan sonra şarkın birçok âlim ve şeyhlerle ilmi münazaralar da bulunmuş, fevkalade acip zekası, ilmi ve hafızasının yüksekliğiyle herkesi hayrette bırakmış ve Bediüzzaman, Said-i Meşhûr ünvanıyla yad edilmeye başlanmıştı. Van’da maruf ûlema olmadığı için Van valisi ricası üzerine Van’a gitmiş, orada ikâmete başlamış.

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ / 3

Bediüzzaman Said Nursî Hz.leri, Van'da iken, kısa müddet içinde Tarih, Coğrafya, Riyaziyat (Matematik), Kimya, Fizik, Biyoloji, Felekiyat (Astronomi) gibi ilimleri mütalâa ve tetkik edip, o ilimlerin de esaslarını da elde etmiştir. Bu dönemde günlük gazeteleri takib ile, Âlem-i İslâm ile yakından alakadar oluyordu. O esnada Van Valisi Tahir Paşa'nın yanında iken okuduğu bir gazetede, İngiliz Müstemlekat Nâzırı'nın İngiliz Meclis-i Meb’usanında, elinde Kur'an'ı göstererek: "Bu Kur'an Müslümanların elinde kaldıkça biz onlara hakiki hâkim olamayız. Ya Kur'an'ı ortadan kaldırmalıyız, ya da Kur'an'ı onlardan soğutmalıyız" sözü üzerine, "Kur'an sönmez ve söndürülmez manevi bir güneş olduğunu, ben dünyaya göstereceğim ve isbat edeceğim." diye ruhunda bir feveran ve nihayetsiz bir gayret uyanır.

Said Nursî Hz.leri İngiliz Müstemlekât Nazırının bu sözünden, şöyle bir fikir hasıl olmuştur ki; Şarkî Anadolu'da Medreset-ül Zehra namında, Mısır'daki Cami-ül Ezher gibi bir İslâm üniversitesi inşa edip orada yetiştirdiği talebeler, Kur'an'ını hakkaniyetini bütün âleme neşretsinler. İşte bu maksat ve saikle İstanbul'a geldi. İstanbul''da bütün ulemayı münazaraya davet etti. İkâmet ettiği odasının kapısında şu levha vardı; "Burada her müşkül halledilir, her sûale cevap verilir, fakat sûal sorulmaz"

Bediüzzaman'ın şöhreti, kısa zamanda İstanbul âfakını kaplar. İstanbul'daki nice âlim ve fâzıl kişilerle münâzaralarda bulunur, herkes bu zatın hakikaten BEDİÜZZAMAN olduğunu yakînen bilir ve anlar. Hz. Bediüzzaman'ın bundan maksadı, Şarktaki ilim ve mârifetin yüksekliğine nazarları çevirmekle Şarkta bir dar-ül fünûn tesisine çalışmaktı. Sonra maksadını îzah eden uzun bir dilekçesini, bir vasıtayla sultan Abdülhâmid’e takdim etti. İstanbul’da bulunduğu müddetçe gazetelerde İslâmiyet hakkında ve Meşrûtiyet-i Meşrûa lehinde makaleler yazardı.

31 mart (1909) vak’asından sonra çıkarıldığı asker-î mahkemede divan-ı Harb-i Örfî reisi Hurşid Paşa’nın:

-Sende Şeriat istemişsin? Sualine cevaben:

-Şeriatın bir meselesine bin ruhumu feda etmeye hazırım .ilh. beyanları ve mahkemede yaptığı meşhûr “Divan-ı Harb-i Örfî” adlı müdâafası ile mahkemede berâat etti. Üstâd Bediüzzaman’ın, o zaman ki “Eski Said” tabir ettiği hayatında buna benzer hadsiz hârika hatıraları vardır. Bunlar mufassal Târihçe-i Hâyat’ta zikredilmiştir.

İstanbul’dan Van’a gitmek üzere yola çıkar. Batum yoluyla Van’a giderken Tiflis’e uğrar. Tiflis’te bir Rus polisiyle acip bir muhâverede bulunur. Tarihçe-i Hayatta yazıldığı üzere şöyle:

“...Tiflis’te Şeyh San’an tepesine çıkar. Dikkatle etrafı temaşa ederken yanına bir Rus Polisi gelir ve sorar:

-Niye böyle dikkat ediyorsun?

Bediüzzaman der:

-Medresemin plânını yapıyorum.

O der:

-Nerelisin?

Bediüzzaman:

-Bitlis’liyim.

Rus Polisi.

-Bu Tiflis’tir.

Bediüzzaman:”"

-Bitlis Tiflis birbirinin kardeşidir.

Rus Polisi:

-Ne demek?

Bediüzzaman:

-Asya’da, Alem-İslâm’da, üç nur birbiri arkasında inkişafa başlıyor. Sizde, birbiri üstünde üç zulmet inkişafa başlayacak. Şu perde-i müstebidâne yırtılacak, takallüs edecek, bende gelip burada medresemi yapacağım.

Rus Polisi:

-Heyhat!.. Şaşarım senin ümidine!

Bediüzzaman:

-Ben de şaşarım senin aklına! Bu kışın devamına ihtimâl verebilir misin? Her kışın bir baharı, her gecenin bir nehârı vardır.

Rus Polisi:

-İslâm parça parça olmuş?

Bediüzzaman:

-Tahsile gitmişler.İşte Hindistan İslâm’ın müstaid veledidir; İngiliz mektebi idadesinde çalışıyor. Mısır, İslâm’ın zeki mahdumudur; İngiliz mekteb-i mülkiyesinden ders alıyor.Kafkas ve Türkistan İslâm’ın iki bahadır oğullarıdır; Rus mekteb-i harbiyesinde tâlim ediyorlar. İlâ ahir...

Yâhu, şu asilzâde evlad, şehadetnâmelerini aldıktan sonra, her biri bir kıt’a başına geçecek, muhteşem âdil pederleri olan İslâmiyyetin bayrağını âfâk-ı kemâlâtta temevvüç ettirmekle, kaderi ezelini nâzarında, feleğin inadına, nev’i beşerdeki hikmet-i ezeliyyenin sırrını ilan edecektir.” Hâşiye

Hâşiye Aradan seksen sene geçtikten sonra Hz. Üstad’ın: “Ben burada (Tiflis) medrese yapacağım.” sözü, bilfiil tahakuk etmiş; hem Kafkaslarda, hem Türkistan illerinde her suale cevab veren Kur’an’ın son tefsiri Risale-i Nur neşir ve inkişafa başlamış.

Van’a geldikten sonra âşiretleri dolaşarak içtimâî ve ilmî derslerle onları, irşada çalışmıştır. Bu dersleri bilâhare sual-cevab halinde, “Münazarat” isimli eserinde neşredilir. Bu kitabın başında şöyle diyor:

“İslâmiyet güneş gibidir üflemekle sönmez. Gündüz gibidir: göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar.”

Bu iki kitap yani “Divan-ı Harb-i Örfi” ile “Münazarat” risaleleri ve Şam’da irad ettiği “Hutbey-i Şamiyye” gibi eserleri, Said Nursî Hz.lerinin istikbale ışık tutan, hayat-ı içtimaiyeye dair, isabetli görüşleri ve dersleridir.

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ / 4

Sonra Van’dan Şam’a gider. Şam ulemasının ısrarıyla, Câmi-ül Emevi’de, içinde yüz ehl-i ilim bulunan, on bin kişilik cemaatte bir hutbe îrâd eder. O hutbesinde İslâm âleminin, içinde bulunduğu hastalıkları ve bunların tedavi çarelerini beyan eder. Bu hutbe daha sonra “Hutbe-i Şamiye” adıyla tab’ ve neşredilir.

Said Nursî, hem “Hutbe-i Şamiye”de hem “Münâzarat”gibi eserlerinde, İslâm aleminin istikbalde teali edeceğini beyanla şöyle müjde veriyor.

“Evet; ümitvar olunuz! Şu istikbâl-i inkılâbat içerisinde en gür seda İslâm’ın sedası olacaktır” Ve bu müjdesini, isbat ve izâha çalışır.

Said Nursî tekrar Van’a avdet eder. Horhor medresesinde talebeleriyle tedrisata devam ederken birinci hârb-î umûmi patlar. Harb-i umumide Şark cephesinde Ruslara karşı, “Gönüllü Alay Kumandanı” ünvanıyla, talebeleriyle harbe iştirak eder. Cansiperâne fedakarlıklar ve kahramanlıklar gösterir. Erzurum cephesinde, Van Bitlis, Muş’ta muhârebelere iştirak eder. O esnasında, “İşârât-ül İ’caz” ismindeki tefsirini telif eder. Bazen avcı hattında, bazen at üstünde, bazen de sipere girdikleri zaman, kendisi söylüyor, Molla Hâbib yazıyordu. “İşârât-ül İ’caz”ın büyük bir kısmı bu vaziyette telif edilmiştir.

Bediüzzaman; bu muhârebeler esnasında toplanan binlerce Ermeni çocuğunu serbest bırakıp Rusların içindeki ailelerine geri döndürdü .Bu hareket, Ermeniler için büyük bir ibret dersi olup, Müslümanların ahlakına hayran olmuşlardı. Bunun üzerine Ermeni fedai komiteleri reisleri, Müslüman çocuklarını kesme adetini bırakıp, “Madem Molla Said, bizim çoluk çocuğumuzu kesmedi bize teslim etti, biz de bundan sonra Müslüman çocuklarını kesmeyeceğiz.” diye ahdettiler. Molla Said, bu surette o havalideki binlerle masumların felâketten kurtulmalarını temin etmiştir. O muhârebelerde Bediüzzaman; çok fedakârlıklar göstererek, ahalinin düşman eline geçmesini önlemiştir. Binihâye Bitlis’in sukutuyla Rus’lara esir düşer. İki sene kadar Kosturma’da esir kalır. İki sene sonra, tek başıyla firar ederek, Petersburg, Varşova ve Viyana, Sofya yoluyla İstanbul’a gelir. Hz. Bediüzzaman “Lem’alar” adlı eserinde, esaret hayatını, esaretten firârını ve İstanbul’daki hayatını tatlı ifadelerle beyân etmektedir.

İstanbul’a avdeti büyük coşkuyla karşılanır. Halife’den, Şeyhülislâm’dan, Başkumandan tut, tâ medrese talebelerine kadar büyük teeveccüh ve iltifata mazhar olur ve “Dar-ül Hikmet-ül İslâmiye” aza tayin olur. Burada iki sene âzalık yapar. O ararda Türkçe ve Arapça eserlerini tab eder. İleride bu arapça eserleri, “Arabiy-yül Mesnevî-i Nuriye” adı altında neşredilecektir.

Said Nursî hz.leri, İstanbul’un işgal edildiği 19182de, İngilizlerin siyaset ve entrikalarını ortaya çıkaran birkaç sahifelik küçük bir risale neşreder. Bu gibi kâhramanane hizmetlerinden dolayı, Ankara hükümetinin nazar-ı dikkalerinin celbe sebeb olur ve yeni hükümet, O’nu kerratla Ankara’ya davet eder. Millet Meclisinde hoşâmedi ile karşılandıktan sonra, ibadet ve namaza dair teşvikkârane beyannâmeler neşreder. Fakat Reis-i Cumhur Mustafa Kemal, Bediüzzaman’ın namaz ve ibadete dair beyanatlarına itirazda bulunur. Bunun üzerine Bediüzzaman; birkaç makul cevap verdikten sonra:

-“Paşa..Paşa! İslâmiyette, Îmândan sonra en yüksek hakikat namazdır.” der...

Bunlardan sonra yeni hükümetle uyuşamayarak teşrik-i mesai edemeyeceğini bildirerek Ankara’dan ayrılıp Van’a gider. Ve orada hayat-ı içtimaiyyeden uzaklaşarak, Erek dağı eteğinde idame-i hayata başlar.

Kısa bir müddet sonra, “Şarkî Anadolu’da, ihtilâl ve isyan hareketleri oluyor.” diyerek, Bediüzzaman, Garb-i Anadolu’ya, Isparta’ya nefyedilir. Burada Isparta-Barla’da ki sürgün hayatında, sekiz sene müddetince, Risale-i Nur isimli eserleri telife başlar. “Sözler”, “Mektubat”, “Lemalar”ın on üçüncü cüzüne kadar te’lif ediliyor.

1935 yıllarında ise; yüz yirmi talebesiyle beraber, Eskişehir mahkemesine ve hapsine sevk ediliyor. Burada mevkufen kaldığı bir sene zarfında, yirmi yedi, yirmi sekiz, yirmi dokuz ve otuzuncu lem’a ile, ikinci şuayı te’lif ediyor. Bir ağır ceza hapsinden sonra, Kastamonu vilâyetine sevk ediliyor. Kastamonu’da; karakol karşısında, daima tarassud ve nezaret altındayine sekiz sene kalıyor. Bu ikâmeti esnasıda da üçüncü şuadan dokuzuncu şuaya kadar te’lif ediyor.Yedinci şuâ, Âyet-ül Kübrâ risalesidir.Üstâd’ın Kastamonu’ya gidiyle, oralarda Risâle-i nur yayılıyor...

Sekiz sene Kastamonu’da ikâmetten sonra, Denizli mahkemesine sevk edilmek üzere Ankara ve ıspartaya götürülüp, oradanda Denizli hapishânesine yetmiş tâlebesiyle beraber sevk edildi. Denizli Mahkemesi, bütün dosyayı ve eserleri, Ankara aır ceza mahkemesi yoluyla, profesörler heyetine Risâle-i Nur’u bilirkişi olarak incelettirdi. Eserlerin, tamamen imani veislâami bir keyfiyyette olup, vatan ve millet için gayet nâfi olduğuna dâir raporlar verildi. Bu müsbet raporlar üzerine, Sâaid Nursî ve talebeleri, on ay mevkufiyyetten sonra srbest bırakıldılar. Risâle-i Nur eserleri tamamen geri iade edildi... Beraatten sonra iki ay kadar, Denizlide kalıp bakanlar meclisi kararıyla Afyon Vilâyeti Emirdağ Kazasına nefy edildi. Emirdağ’da dört sene ikâmetten sonra, tekrar 1948senesinin başlarında altmış kadar talebesiyle yeniden mahkeme ve hapishâneye yollandı. Yirmi ay kadar Afyon Hapsinde yattıktan sonra, 20 eylü1 1949 senesinde, yirmi ay mahkumiyyetini doldurarak hapisten tahliye edildi... İki ay kadar Afyon’da ikâmet edip, sonra Emirdağ’a geldi 14 Mayıs 1950 senesinde Demokrat hükümetin iş başına gelmesiyle bir derece serbestiyete kavuştu. 1952’de İstanbul’da Gençlik Rehberi isimli eserinin tâb’ edilmesiyle hakkında yine dava açıldı. Yapılan muhâkemeler neticesinde beraat etti.

İstanbul’da büyük alâka gördü. Bilhâssa İstanbul ve Ankara üniversite talebelerinin, Bediüzzaman’ın eserlerine karşı şiddetli alâkalar vardı. Nur Risâleleri’nin imân esasları aklî ve mantikî deliller ile ispat etmesi, kâinatta ve madde âleminde misaller göstererek ispata çalışması, mektepli gençler arasında büyük bir iştiyâka sebeb olmuştur.Çünkü; şimdiye kadar, böyle bir eser yazılmamış ve duyulmamıştı. Naklî olan imân ve Kur’an hakikatlarını delil ve hüccetler ile ispat ederek akıl ve mantık ölçüleriyle ders vermesi, bu zamanda sanki mânevi bir atom bombası ve Kur’an’ın elinde mânevi bir elmas kılınç gibiydi.

Bediüzzaman; eserlerinde, aklı ve nakli birleştirmişti.

Hülâsa; Bütün ömrü boyunca dâim karakol ve jandarma nezareti altında hayat geçiren Bediüzzaman hz.leri, sürgünde, hâpishanede, nerede olursa olsun; Kur’an haakikatlarını neşredip, gayret ve şeceatle Risâle-i Nur’ların te’lifiyle meşgul olmuştur.

Üstâd hz.leri, hakikatde sevk-i ilâhi ile gittiği yerlerde bir çok dostları ve talebeleri meydana gelmiş ve Risale-i nur yayılmıştır.

Afyon Hapsinden evvel, 1947’den itibaren teksir makinasıyla Nur mecmuaları Isparta ve İnebolu’da neşre çalışılmıştı. Afyon Mahkemesinin '56'da Diyânet İşleriyaseti müşavere kurulunun bütün Risale-i Nur Külliyât’ını tek tek inceleyerek her bir Risale haakkında, müspet ve faideli Kur’anî bir tefsir olduğuna dair rapor vermesi üzerine, mahkemece Nur Risalelerinin beraat ve iaadesine karar verildi. Bunu müteakip, Üstâd Bediüzzaman’ın izniyle Ankara ve İstanbul’da üniversite talebeleri ve Diyânet İşleri âlimleri beraberliğiyle Risâle-i Nur, matbaalarda yeni harfle basılmaya başlandı. Tez ve süratle Nurlar her tarafta yayılmaya başlandı.

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ / 5

Üstâd hz.leri, hayatlarının son dönemlerini, Isparta’da, hizmetindeki talebelerinin arasında geçirdi. Ankara ve İstanbul’da neşr edilen bütün Nur mecmuaları, Üstâd’ın huzuruna formalar halinde getirip, okunurdu. Üstâd hatt-ı Kur’an ile yazılan risalelerden takip edip, yanındaki talebeleri okur ve böyleece tashih edilen formalar matbaalarda basılırdı. Maalesef, bu arada Üstâd ve Risale-i Nur’lar hakkında mahalli ve yeni yeni mahkemelerde devam etti. Ama, o din düşmanları, sürgünler, hapisler ve ağır ceza mahkemeleri ile Risale-i Nur’un parlak hakikatlerini söndüremediler. Aksine bu ağır devirde Nur talebeleri süratle çoğalıyor ve Risale-i Nur’un her yerde yayılması için ciddiyet gösterip, bu hizmete bel bağladılar. Ve Allâh’ın inâyetiyle hem Nurlar hem talebeler berâat ettiler. Bundan sonra Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar, Asâ-yı Musa, Mesnevî-i Nuriyye, İşârât-il İ’caz, Tarihçe-i Hayat, Sikke-i Tasdiki Gaybî.. mecmualar şeklinde tab’ ve başka küçük risaleler neşredildi.

Üstâd Bediüzzaman Said Nursî hz.leri hayatının son senesinde Ankara ve İstanbul’a teşrif ederek oralarda bulunan ve Risale-i Nurları neşreden talebelerine son vasiyeti hükmünde müsbet hizmet tarzını ders vererek yazdırdı ve neşrettirdi. Bu mektup ve hz. Bediüzzaman’ın bu son dersi imân ve Kur’an ve İslâmiyet hizmetinde bulunanlara, bilhassa, bu zamanda imtisal edeceklerinin güzel, verimli ve muvafıkiyetli hizmet düstur-larıdır.”Müsbet hizmet tarzı” Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’un te’lifi ve neşri gibi, bu asrın in-sanlarına ve gelecek nesillere yepyeni ve güzel bir hediyesidir. Şöyle ki:

“Aziz kardeşlerim!

Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlahîye göre sırf hizmet-i îmâniyeyi yapmaktır, vazife-i İlahiyeye karışmamaktır. Bizler asayişi muhafazayı netice veren müsbet îmân hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz. Meselâ:

Kendimi misal alarak derim: Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım, bir çok hâdiselerle sabit olmuş. Meselâ: Rusya'da kumandana ayağa kalkmamak, Divan-ı Harb-i Örfî'de i'dam teh-didine karşı mahkemedeki paşaların suallerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife-i İlahiyeye karışmamak hakikatı için; bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettim. Cercis (A.S.) gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi sabır ve rıza ile karşıladım.

Evet meselâ: Seksen bir hatasını mahkemede isbat ettiğim bir müddeiumumînin yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki kararına karşı, beddua dahi etmedim. Çünki asıl mes'ele bu zamanın cihad-ı manevîsidir. Manevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dâhilî asayişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.

Evet mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, asayişi muhafaza etmek içindir. "VELÂ TEZİRU VÂZİRETEN VİZRA UHRÂ" düsturu ile ki: "Bir cani yüzünden; onun kardeşi, hanedanı, çoluk-çocuğu mes'ul olamaz." İşte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle asayişi muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dâhile karşı değil, ancak haricî tecavüze karşı istimal edilebilir. Mezkûr âyetin düsturu ile vazifemiz, dâhildeki asayişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Onun içindir ki, âlem-i İslâm'da asayişi ihlâl edici dâhilî muharebat ancak binde bir olmuştur. O da, aradaki bir içtihad farkından ileri gelmiştir. Ve cihad-ı maneviyenin en büyük şartı da; vazife-i İlahiyeye karışmamaktır ki, "Bizim vazifemiz hizmettir, netice Cenab-ı Hakk'a aittir; biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz."

Ben de Celaleddin-i Harzemşah gibi, "Benim vazifem hizmet-i îmâniyedir; muvaffak etmek veya etmemek Cenab-ı Hakk'ın vazifesidir." deyip ihlas ile hareket etmeyi Kur'andan ders almışım.

Haricî tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilir. Çünki düşmanın malı, çoluk-çocuğu ganîmet hükmüne geçer. Dâhilde ise öyle değildir. Dâhildeki hareket müsbet bir şekilde manevî tahribata karşı manevî, ihlas sırrı ile hareket etmektir. Hariçteki cihad başka, dâhildeki cihad başkadır. Şimdi milyonlar hakikî talebeleri Cenab-ı Hak bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dâhilde ancak asayişi muhafaza için müsbet hareket edeceğiz. Bu zamanda dâhil ve hariçteki cihad-ı maneviyedeki fark, pek azîmdir...”

“...Ben tek başımla daha evvel aleyhimde ki o kadar muarızlara karşı dayandığım, zerre kadar fütur getirmediğim, ohizmet-i imâniyyede muvafık olduğum halde; şimdi milyonlar Nur Tâlebeleri olduğu halde, yine müsbet hareket etmekle onların bütün tahrikatlarına, zulümlerine tahammül ediyorum.

Biz dünyaya bakmıyoruz.Baktığımız vakitte onlara yardımcı olarak çalışıyoruz. Asayişi muhafazaya müsbet bir şekilde yardım ediyoruz...”

“Şimdi küfr-ü mutlak, öyle cehennem-i manevî neşrine çalışıyor ki, kâinatta hiçbir kâfir ona yanaşmamak lâzım geliyor. Kur'an'ın "Rahmeten lil-âlemîn" olduğunun bir sırrı budur ki: Nasıl Müslümanlara rahmettir; âhirete îmân, Allah'a îmân ihtimalini vermesiyle de, bütün dinsizlere ve bütün âleme ve nev'-i beşere rahmet olmasına bir nükte, bir işarettir ki; o manevî cehennemden dünyada da onları bir derece kurtarmış. Halbuki şimdi fen ve felsefenin dalalet kısmı; yani Kur'anla barışmayan, yoldan çıkmış, Kur'ana muhalefet eden kısmı, küfr-ü mutlakı komünistler tarzında neşre başladılar. Komünistlik perdesinde anarşistliği netice verecek bir surette münafıklar, zındıklar vasıtasıyla ve bazı müfrit dinsiz siyasetçiler vasıtasıyla neşir ile aşılanmağa başlandığı için; şimdiki hayat, dinsiz olarak kabil değildir, yaşamaz. "Dinsiz bir millet yaşamaz" hükmü bu noktaya işarettir. Küfr-ü mutlak olduğu zaman, hakikat-ı halde yaşanmaz. Onun için Kur'an-ı Hakîm, bu asırda bir mu'cize-i maneviyesi olarak Risale-i Nur şakirdlerine bu dersi vermiş ki; küfr-ü mutlaka, anarşistliğe karşı sed çeksin. Hem çekmiş. Evet Çin'i, hem yarı Avrupa'yı ve Balkan'ları istilâ eden bu cereyana karşı bizi muhafaza eden Kur'an-ı Hakîm'in bu dersidir ki; o hücuma karşı sed çekmiş, bu suretle o tehlikeye karşı çare bulmuştur.

Demek bir müslüman mümkün değil, başka bir dine girip, ya Hristiyan ve Yahudi, hususan bolşevik gibi olmak... Çünki bir İsevî müslüman olsa, İsa Aleyhisselâm'ı daha ziyade sever. Bir Musevî müslüman olsa, Musa Aleyhisselâm'ı daha ziyade sever. Fakat bir müslüman, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın zincirinden çıksa, dinini bıraksa, daha hiçbir dine girmez, anarşist olur; ruhunda kemalâta medar hiçbir halet kalmaz. Vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir olur.

Onun için Cenab-ı Hakk'a şükür Kur'an-ı Hakîm'in işarat-ı gaybiyesi ile kahraman Türk ve Arab milletleri içinde lisan-ı Türkî ve Arabî ile bu asrı kurtaracak bir mu'cize-i Kur'aniyenin Risale-i Nur namıyla bir dersi intişara başlamış. Ve onaltı sene evvel altıyüzbin adamın îmânını kurtardığı gibi, şimdi milyonlardan geçtiği sabit olmuş. Demek Risale-i Nur; beşeri anarşilikten kurtarmağa bir derece vesile olduğu gibi, İslâm'ın iki kahraman kardeşi olan Türk ve Arab'ı birleştirmeye, bu Kur'anın kanun-u esasîlerini neşretmeğe vesile olduğunu düşmanlar da tasdik ediyorlar.

Madem bu zamanda küfr-ü mutlak Kur'an'a karşı çıkıyor. Küfr-ü mutlakta cehennemden ziyade dünyada da daha büyük bir cehennem var. Çünki ölüm madem öldürülmüyor. Her gün beşerde otuzbin cenaze ölümün devamına şehadet ediyor. Bu ölüm küfr-ü mutlaka düşenlere, yahut taraftar olanlara; hem şahsın i'dam-ı ebedîsi ve bütün geçmiş, gelecek akrabalarının da i'dam-ı ebedîsi olarak düşündüğü için, Cehennem'den on defa daha fazla dehşetli Cehennem azabı çeker. Demek o Cehennem azabını küfr-ü mutlakla kalbinde duyuyor. Çünki herbir insan akrabasının saadetiyle mes'ud, azabıyla muazzeb olduğu gibi; Allah'ı inkâr edenlerin itikadlarınca bütün o saadetleri mahvoluyor, yerine azablar geliyor. İşte bu zamanda, bu dünyada bu manevî cehennemi insanların kalbinden izale eden tek bir çaresi var: O da Kur'an-ı Hakîm'dir. Ve bu zamanın fehmine göre onun bir mu'cize-i maneviyesi olan Risale-i Nur eczalarıdır...”

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ / 6

Hz. Üstâd hayatının son senelerin de İstanbul Ankara ve Konya’yı ziyarette bulumuş.buralara teşrifi müslümanların ziyadesiyle sevidirmiştir. Fakat bazı din düşmanları desiselerle asılsız neşriyatlarla ehl-i idare ve hükümeti evhamlandırdılar.Bunun üzerine Hz. Üstâd’ın, Isparta ve Emirdağ’da ikamet müddetleri uzatıldı. Ve ikamet ettiği evin kapısında, yeniden gece gündüz polis nöbet beklemeye başladı.Hz. Üstâd 1960 yılının mart ayında Ramazan-ı Şerifi talebelriyle Isparta’da geçirip, beraber teravih namazlarını eda ettikten sonra hastalandı ve Urfa’ya gideceğini emir ve beyanda bulundu ve hizmetinde bulunan bazı talebeleriyle beraber Urfa’ya giderken, yolda hasta haliyle talebelerine: ”Merak etmeyiniz.. Merak etmeyiniz!.. Ben, beş komitenin bellerini kırdım.” Diye defalarca beyanda bulunmuştur. Yani, Âyet-ül Kübrâ gibi,Allah’a îmân hakikatlarını, güneş gibi isbat eden Nur Risaleleriyle, inkarı ulûhiyyet fikrini neşreden tabiyyun ve maddiyyun fikirlerini zir-ü zeber etti.

Urfa’da iki gün kaldıktan sonra, nihâyet Ramazanın 25’inde, yani 1960’ın 23 Martında ebedi hayata intikal etti. Hz. Üstâdın beyanatları üzrine vefatlarından sonra, Hizmet-i Nuriyye, her tarafta parlak nurunu saçmış ve neşretmiştir. Üstâd’ın ifadesiyle: “Risale-i Nur, Kur’an’ın elinde bir elmas kılınç olup, küfür ve ilhada ve dinsizlik cereyanlarına karşı, mânevi bir atom bombası gibi bir mahiyet kazanıp, inkâr ve dâlalet cereyanlarına karşı mukabele etmektedir.”

Şimdi ise, Risale-i Nur, Türkiye’nin bütün vilayet ve kazalarında yayılıp tâ köylere kadar, Nur medreseleri açılıp, sayısız gençler ve genç nesiller Nur Risalelerini tâ’lim ve tedrisatta bulunmaktadırlar. Buna mümasil,bütün lise ve üniversite talebelerine Nur Risaleleri ile, Îmân ve İslâmiyet hakkında akıl ve mantığa dayanan, delil ve hüccete istinad eden imân ve Kur’an dersleri yapılmaktadır. Avrupa ve Amerika ve Dünyanın bir çok sair ülkelerinde ve âlem-i İslâm ve Asya ülkelerinde bilhassa Türkî cumhuriyetlerde ve Malezya ve Endonezya ve Avustralya gibi uzak doğu ülkelerinde Nur Risaleleri, başta İngilizce ve Arapça olmak üzere, otuz kadar lisanlara tercüme edilmiş ve okunmaktadır.

Risale-i Nur’un okunması, ders ve tâlimi hakkında, Üstâd Bediüzzaman’ın bir çok vasiyetleri vardır. Bir kitabında diyor: “...Hem şimdi anlıyorum ki, eskiden beri benim liyakatim olmadığı halde bana verilen Bediüzzaman lâkabı, benim değildi; belki Risale-i Nur'un manevî bir ismi idi. Zahir bir tercümanına âriyeten ve emaneten takılmış. Şimdi o emanet isim, hakikî sahibine iade edilmiş...”

Yani; bu beyanda Risale-i Nur’un Bediüzzaman olduğunu, manevi ve ebedi Bediüzzaman olarak devam edeceğini ifade etmektedir.

Vasiyetlerinde: Risale-i Nur; Kur’an-ı Hâkim’in mânevi bir mucizesi olduğunu, istikbali tenvir edeceğini ve bilhassa, gelen 21. Asrın manevî bir mürşidi olacağını ihtar etmektedir ve ziyaretçiler hakkında yazdığı bir mektubunu ikamet ettiği evinin dış kapılarına astırıp, her ziyaretçiye okutturmuştur. Ve bununla kendisi vefat ettikten sonra, ilmî ve manevî ve irşadı hakikat-ı Kur’aniyye derslerini Risale-i Nurlarla devam edeceğini müjde vermiştir. İşte onlardan birisi şudur:

“Benimle görüşmek isteyen aziz kardeşlerime beyan ediyorum ki: İnsanlarla gö-rüşmeye zaruret olmadıkça tahammülüm kalmadığından, hem şimdi tesemmümden, zafiyetten, ihtiyarlıktan ve hasta bulunmuş olmaktan dolayı fazla konuşamıyorum. Buna mukabil, kat'iyyen size haber veriyorum ki: Risale-i Nur'un her bir kitabı bir Said'dir. Siz hangi kitaba baksanız benimle karşı karşıya görüşmekten on defa ziyade hem faydalanır, hem hakikî bir surette benimle görüşmüş olursunuz. Ben şuna karar vermiştim ki; Allah için benimle görüşmek isteyenleri görüşmediklerine bedel her sabah okuduklarıma, dualarıma dâhil ediyorum ve etmekte devam edeceğim...Risale-i Nur bana hiç ihtiyaç bırakmıyor. Konuşmaya lüzum kalmadı...” demektedir.Bu hakikatlı beyan, âyniyle zuhura gelmiştir ve gelmektedir ve mânevi Bediüzzaman, daima iş başında hizmet-i imâaniyyenin devamındadır gibi bir tezâhürü görünmektedir.

Hizmetinde bulunan tâlebe ve hizmetkârları

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ / 7

Hz. Üstâd Bediüzzaman’ın Risâle-i nur’un teklifindeki yüksek ilmi ve edebi hüviyeti ve bulunduğu zamanın gerçeklerin iyi bilmesi, Kur’anî bir yol olan Risâle-i Nur’un mesleki, meşrebi ve gerek ahval-i şahsiyyesi ve gerek hizmette takib ettiği esasslar ve düsturlar hakkında tatmin edici beyânve izahlar Risâle-i Nur Külliyâtın’da bilhassa Mektubât’ta, İhlâs Lem’a’larında, Kastamonu ve Emirdağ Mektupları’nda geniş tafsil ile izah edilmiştir ve bilhassa yukarıda bir nebze bahsettiğimiz hayatının son senesinde Ankara’da son vasiyeti hükmündeki son dersinde ehemmiyetli esaslar vasiyet etmiştir. Bütün bunları mezkur risâle ve mektıplarqa havale ediyoruz. Bilhassa, İslâm âleminde hizmet-i kur’âniyyede bulunan veeya bulunmak isteyen herkese güzel hayâtî düsturlar o risalelerde beyan edilmiliştir. Şimdi, Hz. Bediüzzaman’ın son Isparta hayatında, 1955’lerde “Reisicumhura ve Başvekile” diye yazdığı mektubunu, hizmet ve gayesini hulasa ettiği mülâhazasıyla aşağıya dercediyoruz. Hz. Bediüzzaman bu mektubunda iki mühim noktayı nazara veriyor:


İmanı kurtarmak ve tahkikik yapmak için Kur’an’da kısa bir yol bulunduğunu, bu zamanın bu fen ve ilim asrında bulunanların, bu Risâle-i Nur’a ihtiyacını belirtir.


Mısır Cami-ül Ezher’i gibi Asya’da da daha büyük ve daha muazzam bir üniversite lüzumunu ve bununda dört-beş müslüman devletlerin merkezi hükmündeki Şarki Anadoluda; Van, Bitlis, Diyarbakır civarında olmasını bu suretle müslümanlığa en büyük tehlike olan ayrılık ve ırkçılık fikirlerine mukabele edileceğini izah eylemektedir:





Reisicumhura ve Başvekile

Kabir kapısında ve seksen küsur yaşında, birkaç hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bir bîçare garib ihtiyar der ki: Size iki hakikatı beyan ediyorum:

Evvelâ: Sizlerin Pakistan ve Irak'la gayet muvaffakıyetkârane ittifakını, bu millete kemal-i samimiyetle, sürur ve ferah ile kazanmanızı bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Bu ittifakınızı, inşâallah dörtyüz milyon İslâm'ın sulh-u umumiyesine ve selâmet-i ammenin teminine kat'î bir mukaddeme olarak ruhumda hissettim. Ve namaz tesbihatındaki kuvvetli bir ihtar ile bunu size yazmaya mecbur kaldım. Otuz-kırk seneden beri dünyayı ve siyaseti terkettiğim halde, şiddetli bir alâka ile bu ihtar-ı kalbînin sebebi: Elli seneden beri îmânı kurtarmak için gayet kısa bir yolu bulan ve Kur'anın bu zamanda bir mu'cize-i maneviyesi olan Risale-i Nur'un Arabistan ve Pakistan'da her yerden daha ziyade tesiratı olduğu ve makbul olması, hattâ aldığımız habere göre, mahkemece tesbit edilen mikdarın üç misli Risale-i Nur'un talebelerinin o havalide bulunmalarıdır. Bu sır için âhir hayatımda kabir kapısında bu netice-i azîmeyi görmek ve beyan etmeye ruhen mecbur oldum.

Sâniyen: Irkçılık fikri, Emevîler zamanında büyük bir tehlike verdiği ve hürriyetin başında "kulüpler" suretinde büyük zararı görülmesi ve birinci harb-i umumîde yine ırkçılığın istimali ile mübarek kardeş Arabların mücahid Türklere karşı zararı görüldüğü gibi, şimdi de uhuvvet-i İslâmiyeye karşı istimal edilebilir ve istirahat-ı umumiye düşmanları gizli dinsizler, yine o ırkçılıkla büyük zarar vermeğe çalıştıklarına emareler görünüyor. Halbuki menfî hareketle başkasının zararıyla beslenmek, ırkçılığın seciye-i fıtrîsi olduğu halde; evvelâ başta Türk milleti dünyanın her tarafında müslüman olduğundan onların ırkçılıkları İslâmiyetle mezcolmuş, kabil-i tefrik değil. Türk, Müslüman demektir. Hattâ Müslüman olmayan kısmı, Türklükten de çıkmışlar. Türk gibi Arablarda da Arablık ve Arab milliyeti İslâmiyetle mezcolmuş ve olmak lâzımdır. Hakikî milliyetleri İslâmiyettir. O kâfidir. Irkçılık, bütün bütün bir tehlike-i azîmdir. Sizin bu defa ki Irak ve Pakistan'la pek kıymettar ittifakınız, inşâllah bu tehlikeli ırkçılığın zararını defedecek ve dört-beş milyon ırkçıların yerine, dört yüz milyon kardeş Müslümanları ve sekiz yüz milyon sulh ve müsalemet-i umumiyeye şiddetle muhtaç Hıristiyan ve sair dinler sahibelerinin dostluklarını bu vatan milletinekazandırmaya tam bir vesile olacağına, ruhuma kanaat geldiğinden size beyan ediyorum.

Sâlisen: Altmış beş sene evvel bir vali bana bir gazete okudu. Bir dinsiz müstemlekât nâzırı Kur’an’ı elinde tutup konferans vermiş. Demiş ki: "Bu, İslâmların elinde kaldıkça, biz onlara hakikî hâkim olamayız, tahakkümümüz altında tutamayız. Ya Kur’an’ı sukut ettirmeliyiz veyahut Müslümanları ondan soğutmalıyız."

İşte bu iki fikirle, dehşetli ifsad komitesi bu bîçare, fedakâr, masum, hamiyetkâr millete zarar vermeye çalışmışlar. Ben de altmışbeş sene evvel bu cereyana karşı, Kur'an-ı Hakîm'den istimdad eyledim. Hakikate karşı kısa bir yol ve bir de pek büyük bir Dârülfünun-u İslâmiye tasavvuru ile, altmışbeş senedir, âhiretimizi kurtarmak ve onun bir faidesi olarak hayat-ı dünyeviyemizi de istibdad-ı mutlaktan ve dalaletin helâketinden kurtarmaya ve akvam-ı İslâmiyenin mabeynindeki uhuvvetini inkişaf ettirmeye iki vesileyi bulduk:

Birinci Vesilesi: Risale-i Nur'dur ki; uhuvvet-i îmâniyenin inkişafına kuvvet-i îmân ile hizmet ettiğine kat'î delil, emsalsiz bir mazlûmiyet ve âcizlik haletinde te'lif edilmesi ve şimdi âlem-i İslâm'ın ekserî yerlerinde ve Avrupa ve Amerika'ya da tesirini göstermesi ve ihtilâlcilere ve dinsiz felsefeye ve otuz seneden beri dehşetli bir surette maddiyyun ve tabiiyyun gibi dinsizlik fikrine karşı galebe çalması ve hiçbir mahkeme ve ehl-i vukuf dahi onları cerhedememesidir. İnşâallah bir zaman da, sizin gibi uhuvvet-i İslâmiyenin anahtarını bulan zâtlar, bu mu'cize-i Kur'aniyenin cilvesini âlem-i İslâm'a işittireceksiniz.

İkinci Vesilesi: Altmışbeş sene evvel Câmi-ül Ezher'e gitmek istiyordum. Âlem-i İslâm'ın medresesidir diye, ben de o mübarek medresede bir ders almaya niyet ettim. Fakat kısmet olmadı. Cenab-ı Hak rahmetiyle bir fikir ruhuma verdi ki: Câmi-ül Ezher Afrika'da bir medrese-i umumiye olduğu gibi; Asya, Afrika'dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir dârülfünun, bir İslâm üniversitesi Asya'da lâzımdır. Tâ ki İslâm kavimlerini, meselâ Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan'daki milletleri, menfî ırkçılık ifsad etmesin. Hakikî, müsbet ve kudsî ve umumî milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ile "İNNEMEL MU'MİNUNE İH-VETUN" Kur'anın bir kanun-u esasîsinin tam inkişafına mazhar olsun. Ve felsefe fünunu ile ulûm-u diniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakaikıyla tam musalaha etsin. Ve Anadolu'daki ehl-i mekteb ve ehl-i medrese birbirine yardımcı olarak ittifak etsin diye vilayat-ı şarkıyenin merkezinde hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas, hem Türkistan'ın ortasında Medreset-üz Zehra manasında, Câmi-ül Ezher üslûbunda bir dârülfünun; hem mekteb, hem medrese olarak bir üniversite için, tam ellibeş senedir Risale-i Nur'un hakaikına çalıştığım gibi, ona da çalışmışım. En evvel bunun kıymetini (Allah rahmet etsin) Sultan Reşad takdir edip yalnız binasını yapmak için yirmi bin altun lira verdiği gibi, sonra ben eski harb-i umumîdeki esaretimden döndüğüm vakit, Ankara'da mevcud 200 meb'ustan 163 meb'usun imzası ile 150 bin lira, o zaman paranın kıymetli vaktinde, aynı o üniversite için vermeyi kabul ve imza ettiler. Mustafa Kemal de içinde idi. Demek, şimdiki para ile beş milyon liraya yakın bir tahsisat vermekle, tâ o zamanda böyle kıymetdar bir üniversitenin tesisine herşeyden ziyade ehemmiyet verdiler. Hattâ dinde çok lâkayd ve garblılaşmak ve an'anattan tecerrüd etmek taraftarı bulunan bir kısım meb'uslar dahi onu imza ettiler. Yalnız onlardan ikisi dediler ki: "Biz şimdi ulûm-u an'ane ve ulûm-u diniyeden ziyade garblılaşmaya ve medeniyete muhtacız." Ben de cevaben dedim:

"Siz, farz-ı muhal olarak, hiçbir cihette ihtiyaç olmasa da ekser enbiyanın Asya'da, şarkta zuhuru ve ekser hükemanın ve feylesofların garbda gelmelerinin delaletiyle; Asya'yı hakikî terakki ettirecek, fen ve felsefenin tesiratından ziyade hiss-i dinî olduğu halde, bu fıtrî kanunu nazara almayarak garblılaşmak namıyla an'ane-i İslâmiyeyi bıraksanız ve lâdinî bir esas yapsanız dahi, dört-beş büyük milletlerin merkezinde olan vilayat-ı şarkıyede millet, vatan selâmeti için dine, İslâmiyet'in hakaikına kat'iyyen taraftar olmak, size lâzım ve elzemdir. Binler misallerinden bir küçük misal size söyleyeceğim:

Ben Van'da iken, hamiyetli Kürd bir talebeme dedim ki: "Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?" dedim. Dedi: "Ben Müslüman bir Türk'ü, fâsık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünki tam îmâna hizmet ediyorlar." Bir zaman geçti (Allah rahmet etsin) o talebem, ben esarette iken, İstanbul'da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aks-ül amel ile, o da Kürdçülük damarı ile başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: "Ben şimdi gayet fâsık, hattâ dinsiz de olsa bir Kürd'ü, sâlih bir Türk'e tercih ediyorum." Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaatı geldi ki: Türkler, bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur.

Ey sual soran meb'uslar! Şarkta beş milyona yakın Kürd var. Yüz milyona yakın İranlı ve Hindliler var. Yetmiş milyon Arab var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve birbirine muhtaç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van'daki medreseden aldığı ders-i dinî mi daha lâzım? Veyahut o milletleri karıştıracak ve ırkdaşlarından başka düşünmeyen ve uhuvvet-i İslâmiyeyi tanımayan sırf ulûm-u felsefeyi okumak ve İslâmî ilimleri nazara almamak olan o merhum talebenin ikinci hali mi daha iyidir? Sizden soruyorum!

İşte bu cevabımdan sonra, an'ane aleyhinde ve her cihetle garblılaşmak fikrini taşıyanlar, kalktılar imza ettiler. İsimlerini söylemeyeceğim, Allah kusurlarını afvetsin, şimdi vefat etmişler.

Râbian: Madem Reis-i Cumhur gayet mühim mesail-i siyasiye içinde şark üniversitesini en ehemmiyetli bir mes'ele yapıp, hattâ hârika bir tarzda altmış milyon liranın o üniversiteye sarfı için bir kanun çıkarmak derecesinde fevkalâde bir hizmet ile medresenin medar-ı iftiharı ve kendisine büyük bir şeref verdiren bu medrese-i İslâmiyeye, eski hocalık hissiyatıyla başlaması, bütün şark hocalarını minnettar etmiş. Ve şimdi orta-şarkta sulh-u umumînin temel taşı ve birinci kal'ası olan bu üniversiteyi yine mesail-i azîme-yi siyasiye içinde yeniden nazara alması; elbette bu vatan, bu devlete, bu millete bu azîm faideli hizmeti netice verecek. Ulûm-u diniye o üniversitede esas olacak. Çünki hariçteki kuvvet tahribatı manevîdir, îmânsızlıkladır. O manevî tahribata karşı atom bombası, ancak manevî cihetinde maneviyattan kuvvet alıp o tahribatı durdurabilir. Madem elli beş sene bu mes’ele ye bütün hayatını sarf etmiş ve bütün dekaikı ile ve neticeleri ile tedkik etmiş bir adamın bu mes'elede re'yini almak ve fikrini sormak lâzım gelirken; Amerika'da, Avrupa'da bu mes'eleye dair istişareye kendinizi mecbur bildiğinizden, elbette benim de bu mes'elede söz söylemeye hakkım var. Hamiyetkâr olan bütün bir millet namına sizden bekliyoruz.

Said Nursî

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ / 8

Üstâd Bediüzzaman Said Nursi Hz.'leri 1925-1926’da Van’dan Isparta’ya nefyedilip, Barla nahiyesinde sekiz sene ikâmet ederek, hem Barla, hem Isparta ve 1935’te Eskişehir hapishanesinde te’lif edip, talebelerin kalemleriyle etrafa neşre başladığı Risâle-i Nur hizmetinin ehemmiyetini bahsettiği risâlelerinde ve bütün mahkeme müdafaalarında müsbet hizmet tarzını nazara verir ve “Kur’an bizi maddi mukabeleden men’ etmiştir.” der. Buna delil olarak bir Ayet-i Kerimenin (Bakara sûresini 256-257 âyetleri) 1930-1934 tarihlerine işâret ettiğini beyanla âyetin hakikatını şöyle tefsir eder:

“Gerçi o tarihte, dini dünyadan tefrik ile dinde ikraha ve icbara ve mücahede-i diniyeye ve din için silâhla cihada muarız olan hürriyet-i vicdan, hükûmetlerde bir kanun-u esasî, bir düstur-u siyasî oluyor ve hükûmet lâik cumhuriyete döner. Fakat ona mukabil manevî bir cihad-ı dinî, iman-ı tahkikî kılıncıyla olacak. Çünki dindeki rüşd-ü irşad ve hak ve hakikatı gözlere gösterecek derecede kuvvetli bürhanları izhar edip tebyin ve tebeyyün eden bir nur Kur'an'dan çıkacak diye haber verip, bir lem'a-i i'caz gösterir.

Hem tâ "HALİDUNE" kelimesine kadar Risale-i Nur'daki bütün müvazenelerin aslı, menbaı olarak aynen o müvazeneler gibi mükerreren nur ve zulümat ve iman ve karanlıkları karşılaştırmasıyla gizli bir emaredir ki, o tarihte bulunan cihad-ı manevî mübarezesinde büyük bir kahraman; Nur namında Risale-i Nur'dur ki, dinde bulunan yüzer tılsımları keşfeden onun manevî elmas kılıncı, maddî kılınçlara ihtiyaç bırakmıyor.

Evet hadsiz şükürler olsun ki, yirmi senedir Risale-i Nur bu ihbar-ı gaybı ve lem'a-i i'cazı bil'fiil göstermiştir. Ve bu sırr-ı azîm içindir ki; Risale-i Nur şakirdleri dünya siyasetine ve cereyanlarına ve maddî mücadelelerine karışmıyorlar ve ehemmiyet vermiyorlar ve tenezzül etmiyorlar ve hakikî şakirdleri en dehşetli bir hasmına ve hakaretli tecavüzüne karşı ona der:

"Ey bedbaht! Ben seni i'dam-ı ebedîden kurtarmaya ve fâni hayvaniyetin en süflî ve elîm derecesinden bir bâki insaniyet saadetine çıkarmaya çalışıyorum. Sen benim ölümüme ve i'damıma çalışıyorsun. Senin bu dünyada lezzetin pek az, pek kısa ve âhirette ceza ve belaların pek çok ve pek uzundur. Ve benim ölümüm bir terhistir. Haydi defol; senin ile uğraşmam, ne yaparsan yap." der. O zalim düşmanına hiddet değil, belki acıyor, şefkat ediyor, keşki kurtulsa idi diyerek ıslahına çalışır...” demektedir.

Malum olduğu üzere bu ifadelerdeki; “iman-ı tahkikî kılıncı” ve “o tarihte bulunan cihad-ı manevî mübarezesinde büyük bir kahraman; Nur namında Risale-i Nur'dur ki, dinde bulunan yüzer tılsımları keşfeden onun manevî elmas kılıncı, maddî kılınçlara ihtiyaç bırakmıyor.” demekten murad; Ayet-ül Kübrâ gibi imân hakikatlarını güneş gibi ispat eden hadsiz delil ve hüccetlerle aklı ve kalbi ikna eden, Kur’an’ın ve İslâmiyetin hakkaniyetini ilim ve hikmet diliyle beyan eden Nur risâleleridir. Çünki, bu risâleler fen ve felsefeden gelen şek ve şüpheleri izale etmiş ve dünyada ne kadar inkar-ı ulûhiyyet ve dalalet fikirleri varsa, umumunu mağlub etmiştir ve Allâh’ın varlığını kâinatın zerreleri adedince ispat etmiştir. Ve İslâmiyetin yakın bir gelecekte, beşeriyetin din-i fıtrisi olacağını ispat ve beyan etmiştir. Hatta bu ispat ve izahların ve bu hâkikat-ı Kur’âniyenin ve imâniyenin neşri neticesinde şu hususu nazara verir:

“...İki dehşetli harb-i umumînin neticesinde beşerde hasıl olan bir intibah-ı kavî ve beşerin tam uyanması cihetiyle kat'iyyen dinsiz bir millet yaşamaz. Rus da dinsiz kalamaz, geri dönüp Hristiyan da olamaz. Olsa olsa küfr-ü mutlakı kıran ve hak ve hakikata dayanan ve hüccet ve delile istinad eden ve aklı ve kalbi ikna' eden Kur'an ile bir musalaha veya tâbi' olabilir. O vakit dört yüz milyon ehl-i Kur'an'a kılınç çekemez...”














teşekkür

Bu siteyi yapmamda büyük emeği geçen Sason Ailem Cafe sahibi değerli dostum Yasin Bozkurt'a teşekkür ederim.

Cumartesi, Ekim 30, 2004

iletişim

e-maillerinizi sasonnur@mynet.com adresine gönderebilirsiniz. selam ve dua ile. sasonnur